Terör, gerek uluslararası platformlarda gerekse milletlerin iç siyasetinde yoğun bir gündem oluşturuyor. Demokratik gelişim paketleri, yeni yatırımlar, hoşgörü, insan hakları gibi birçok kavramla soruna değişik açılardan bakılarak çözüm bulunmaya çalışılıyor. Tüm bu düşünüş ve girişimlerin çoğunda toplumsal uzlaşma aranıyor. Ancak bireysel deneyimlerden ve bireyi şiddete götüren psikolojik etkenlerden söz edilmiyor.

Bir Zamanlar Bebektiler

Hrant Dink’in eşi, eşinin ölümü nedeniyle yaptığı konuşmada, “Katilin de bir zamanlar bebek, koşup oynayan bir çocuk olduğunu, neler oluyor da bir çocuk,  bir katile dönüşüyor?” diyerek hepimizi düşünmeye davet etmişti.  Bu soruya verilecek pek çok cevap olabilir. Eğitimsizlik, ekonomik yetersizlik vs vs. Ancak içimizdeki düşmanı çoğu kez yok sayarız. Bir de çevremizin bize kabul ettirdiği yanlış fikir ve duygularla kirletildiğimizi de unutuveriyoruz.

“Cennette Beş Dakika” Filmi

İlk Yarı: Cinayet

Oliver Hirschbiegel’in yönettiği 2009 yılında çekilmiş “Cennette Beş Dakika” filminde bir çocuğun nasıl oluyor da bir katile, çete elemanına ve bir teröriste dönüşmesinde toplumsal yargıların etkilerinin izleri sürülüyor. Olaylar İrlanda’da terör olaylarının yaşandığı 1975 yılında başlar. Birkaç genç birleşerek bir çete kurarlar. Öncelikli amaçları birlikte eğlenmektir. Ne var ki onlara, Katoliklerden nefret etmeleri öğütlenir. Bu nedenle cinayet işlemeleri onlar için sıradan bir şeydir. Bir Katolik’i öldürmekle temizlik yapacaklarını düşünürler. “Ulster Gönüllüleri” adına, Katolik bir genç olan Jim Griffin’i evinde vururlar. Filmin baş kahramanı Alistair Little, bu cinayeti işlediğinde on yedi yaşındadır. Bu sırada öldürülen gencin küçük erkek kardeşi sokakta top oynamaktadır. Cinayeti işleyip geri dönerken, çocukla göz göze gelirler. Katil iki hafta sonra tutuklanır. Ancak bu göz göze gelme sahnesini ne katil ne de kardeşi unutamaz. Yıllarca hafızasından gitmeyen bu sahne onu vicdanıyla hesaplaşmaya götürür.

Diğer tarafta ise, ağabeyin ölümünden sonra anne baba, sürekli küçük kardeşi suçlarlar. Onun bunu önleyebileceğini, gelip kendilerine haber verebileceğini söyleyerek çocuğu çaresiz bırakırlar

İkinci Yarı : Pişmanlık

33 yıl sonra sular durulmuş ve terör olayları bitmiştir. Bir TV programında katil ile kardeşini aynı programda buluşturup olaylardan nasıl etkilendiklerini, kendi pencerelerinden anlatmaları istenir.  Katil, hayatındaki olan biteni düşünüp pişman olmuştur. Kendilerine öğretilen şeylerin yanlış olduğunu kavramış ve bu program aracılığıyla pişmanlığını dile getirerek topluma bir mesaj vermek istemektedir. Bu nedenle yayın teklifini kabul eder.

Tanık kardeş ise yıllarca anne babasının ona yaptığı baskı neticesinde kin doludur. Ağabeyinin katilini yayın sırasında öldürmeyi planlamaktadır. Ancak bu arada bu fikirle de mücadele etmektedir. Tanık, TV yayına yayın merkezine kadar gelmesine rağmen çıkamaz. Bu sefer yaptığı şeyden pişman olan katil, onun peşine düşerek karşısına çıkar. “İstiyorsan beni öldürebilirsin. Ama bugüne kadar benim için yaşayarak hayatı kendine zehir ettin, benden kurtul ve şimdi karın ve kızların için yaşa” der.  Tanık kendisiyle epey mücadele ettikten sonra katile telefon eder ve “ hesap kapandı” diyerek kendini de özgürleştirir.

 Acının Terazisindeki Eşitlik

Otuz üç yıl her ikisi için de kolay geçmemiştir. Katil “O gözleri bir an bile unutmadım” der. Diğeri ise intikam ateşiyle yanarak hayatı kendine zehir eder. Kısaca ikisi de rahat bir yaşam sürmemiştir.  Öç ve bağışlama konusunda düşündürücü bir film olan Cennette Beş Dakika, terör ve teröristleri ya da bundan acı çekmiş mağdurları anlayabilmek için örnek bir film. Ne mağdur, ne zanlı, ikisi de mutlu değildir. Biri pişmanlıkla yanar tutuşur, diğeri de acısıyla.

Öç alma: Zehirden Gül:

İşin burasında düşülmesi gereken şey bireylerin kendisinden çok sistemin veya başkalarının bize neler öğrettiğidir. Zanlı, kendisine öğretilmiş bir bilgi üzerine gidip Katolik birini öldürmüştür, zira Katolik, kötü biridir ve o kişi kötü birini öldürmekle iyi bir şey yaptığını düşünür. Mağdur, suçsuz ve haksız yere otuz üç yıl boyunca acı çekmiştir bunun bedelini suçlusuna ödetmek isteyerek öç almak ister.

Bağışlama: Altın Gül

İlkel toplumlarda biri diğerini öldürdüğü zaman yas tutardı. Sigmund Freud’un Totem Ve Tabu” kitabında (s/47)  birinin öldürülmesinden sonra bir takım kuralların devreye girmesinden söz eder. Bu kurallara göre; öldürülen düşmanla uzlaşma aranır, öldüren kişiye toplumsal sınırlamalar getirilir. Bu geleneğe göre; öldüren kişi, bağışlanmayı diler ve temizlenme etkinlikleri ve sonrasında bazı ayinler yapılır. Bu ayinlerde dans edilir şarkı söylenir. Bu şarkılarda öldürülen düşman için yas tutulur ve ondan af dilenir.”Kızma; çünkü senin başın burada bizimle birliktedir; oysa biz daha şanssız olsaydık, şimdi bizim başımız senin köyünde sergilenecekti. Bu kurbanı seni yatıştırmak için veriyoruz. Niçin bize düşman oldun? Dost kalsaydık daha iyi olmaz mıydı? O zaman senin kanın akmaz, başın kesilmezdi” denir.

Savaş ve Kavga: Ömrümüzün Öyküsü

Her ne kadar bu törenlerdeki içgüdü, gün olup kendilerinin de öldürüleceği korkusu ise de en azından öldürmenin çirkinliğinin farkına varılmış olması güzeldir. Herkesin dost olması, birbirini kardeş bilmesi hep özlenen bir durumdur. Ne var ki insanın yarattığı sınırlar içinde insan kendi kendini sıkıştırır sonra da bu kurallardan sıkılarak onları ihlal eder. Buna bencillik de ilave edilince, kayırmacayla diğer tarafın haklarını yok saymaya başlarız. “Bizimkiler ve Ötekiler” olarak böldüğümüz dünyada da en yakın komşun, kardeşin birden düşmanın oluverir. İrlanda’daki durumda da böyle. Tarih içinde bir aşk nedeniyle İngiltere Kralı, Katolik Kilisesini reddetmeseydi acaba Protestan-Katolik çatışmaları yaşanacak mıydı?

Terör: Benzeri fotoğraf Eşit Acı

Ülkemizde de gerek 12 Eylül öncesinde gerekse de şimdi devam eden terör olaylarında da benzeri fotoğraflar yer alıyor. Bir taraf yıllarca “biz mağdur edildik” iddiasıyla terör uyguluyor; diğer taraftan da oğlunun cenazesini kucaklayan anne, baba, kardeş ya da eş durumdan kan ağlıyor.

Öç ve Bağışlama: Medcezir

Devletin baş görevlerinden biri; tüm vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Bunun için uğraş verirken çeşitli şartlardan dolayı bir taraf, diğerine göre daha şanslı olabilir. Bir tarafta gelişim hız kazanırken, diğer tarafta işler yavaş ilerliyor olabilir. Ancak bu şans veya sanşsızlık çoğu kez bizim tercihimiz değildir. Zira nerede doğacağımızı, kimin çocuğu olacağımızı kendimiz seçemiyoruz. Bu nedenle, seçmediğimiz bir şeyin övünücüsü veya savunucusu olmadan “öteki” kıldığımız tarafın da insan olduğunu, yaşama hakkının kutsal olduğunu sevgi ve saygıyla anılması gerektiğini unutmamamız gerek.

Sabır ve Sevginin Sonu Selamet

Bunlardan daha da önemlisi içimizdeki düşmanın sesi olan “öç” ve “öldürme” tutkusunun üstesinden gelmek için çaba göstermeliyiz. Ancak siyasi ya da başka farklılıkların, üstünlük sayılarak dayatıldığı;  bir tarafın “öteki” kılındığı bir ortamda ne kadar sevgi ve saygı olabilir? Sevgi ve saygının olmadığı, yanlış öç duygularıyla beslenen düşmanlıkların olduğu bir ortamda barış ve güvenlik ne kadar sağlanabilir?

Barış: Özel bir seçim

Filmdeki öç ve bağışlama sahnesi beş dakika ile simgeleniyor. Siz olsaydınız hangisini seçerdiniz?

Bir ömür boyu bir kine bulaşan öç almanın tadı mı, yoksa beş dakikada yapabileceğiniz bir bağışlamanın sonunda yaşayacağınız sürekli bir özgürlüğü mü?

Zehra Çam

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz