Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
                                                  (Sezai Karakoç)

          Onu son görüşüm olduğunu nereden bilebilirdim? Üstelik onu daha yeni tanımıştım. Biraz daha yürüyebilmek için yanımdaki ahşap sandalyede dinleniyordu. Böyle dediğime bakmayın 90 yaşında olmasına rağmen oldukça sağlıklıydı. Uzun boyuyla bir dağ gibi yükseliyordu ayağa kalktığında… Ne kadar çok seveni olduğunu düşünecek olursak daha uzun süre genç kalacaktı ayrıca. Bu kutlu genç adam yanımda dinlenirken ve hemşiresi başında onunla ilgilenirken yaşamın ne tuhaf olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Bir eliyle bastonuna dayanmış, diğer eli dizinde iken derin nefes aldı. Engin bir haritaya benzeyen yüzüne baktım. Orada yürümediğim ne çok yol, aşmadığım nice vadi, varlığından haberim bile olmayan gökler vardı; ne derin göller, okyanuslar. Güler yüzlü hemşire yanımızdan ayrılınca bana makineleri, maketleri ne kadar çok sevdiğinden ama artık onlarla eskisi kadar ilgilenemediğinden bahsetti. Başıyla kileri işaret etti, ‘İşte,’ dedi, ‘hepsi orada, kutularda duruyor.’

O an bu kutlu genç adama bir şey sormak istedim. 90 yıldan süzülüp bana gelecek olan o şeyi. Neydi 90 yıldan öğrenilecek o bilgi? Fırsat bu fırsat diyerek yüreğimi özgür bıraktım. Varlığım bir kâse gibi uzanmış o 90 yıldan damıtılacak abı hayatın içine akmasını bekliyordu.

‘Bana bir nasihat verin.’ dedim gizemli bir kitabı açmak istercesine. Söyleyecek miydi o şeyi? Hayatında çalışmaktan, üretmekten hiç vazgeçmemiş, emekli olmayı düşünmemiş, fabrikasında yüzlerce işçi çalıştırmış bilge bir adamdı. Dünya o an onun ne diyeceğini duymak için dev bir kulak kesildi, yekpare bir işitme organı. Yineledim, ‘Bana bir nasihat verin lütfen, neydi 90 yılın öğrettiği? Öne çıkan o gerçek?’ Derin nefes aldı, sesi hafif kısık, ıtırlı ama tok ve güçlüydü. Yüzü aydınlandı, yüzündeki çizgilerden coşkun ırmaklar taşırarak konuştu. Kişisel gelişimcileri ters köşeye yatıran, hiç unutamayacağım o cümleyi düşünmeden, tereddütsüz söyledi.

‘Bir şey…’ dedi, başı ve bedeni dikleşti aynı anda, ‘Bir şey, sen istediğin için olmaz, o ancak Allah isterse olur!’ Yekpare bir kulak kesilmiş, sevgili komşum Zühtü amcanın ne diyeceğini duymak isteyen Dünya işte o an dev bir zikir halkası içinde fırdolayı döndü, çalkalandı. Bense olduğum yere mıhlandım. Dedim ya bu onu son görüşümmüş, Zühtü amca o gün gönül kucağıma bir altın yatağı bıraktı ve yalnızca O’nun istediğinin olduğu Sevgilisine mübarek bir Ramazan gününde kavuştu. Rahmet ola, ebeden ve daima… (İçlerinden hayrı yücelten kişisel gelişimcilere selam olsun. Evet, insan güçlüdür, muazzam bir donanıma sahiptir, istediğini elde edebilir amma işte tam da bunu anladıktan sonra: Eğer Allah isterse.)

İlk bakışta Zühtü amcanın bana söylediği o cümlenin kadim soruları yeniden akla getirdiğinin ve modern bir kafa için bunların artık pek de geçer akçe olmadığının farkındayım. İnsan kaderinin kölesi midir? Kaderinden güçlü müdür yoksa onu yenebilir mi? İnsanın içindeki tohum mudur kaderi büyüten? Bu ikisi aynı mı, farklı mıdır?

Zühtü amcanın kucağıma bıraktığı bu derin altın yatağı gören göze göre parlayacaktır kabul. Bu cevher bakanın mahir gözüne göre cürufundan ayrılacaktır. Kimine göre işlenmiş bir güneş gibi ışıldamaktadır da. Bu altın yatağını bir ucundan değil dört bir yanından sıkıca kavrayıp muazzam mücevherler ortaya koyanların evrenine yanaşmalıyız eğer destur varsa.

İşte onlardan biridir Ahmet Amiş Efendi. 1807’de Tırnova’da doğup 1920’de İstanbul’da vefat etmiş, bu iki rakam arasına sonsuzluğu sığdırmış bahtiyarlardandır. İyi bilindiği gibi kendisi Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbedarlığını yapmış aynı zamanda büyük bir mürşid-i kâmildir, zamanının kutbudur. (Allah sırlarını yüceltsin.) Vahdet-i Vücud ekolünden olmakla birlikte Melami, Halveti Şabani ve Nakşi Halidi yollarında irşad müsaadesine erişmiş bu büyük sufi zatın aklın sınırlarını zorlayan sözlerinden biridir şu:

‘İnsan görünüşte muhtar, hakikatte mecburdur.’ Bireyselliğin ve hatta faydacılığın şaha kalktığı çağımızda kolay anlaşılacak türden değildir bu cümle. Sırları açıklanmaya kalkılsa ciltler alacak bu sözün künhüne tam varamasak da anlamının kıyısında dolanmalıyız. Belki olur a nasibimize inciler, mercanlar düşer.

İnsan, görünüşte seçim hakkı, ihtiyarı varmış gibi görünür ama hakikatte iş böyle değildir; insan mecburdur! Ama neye sorusuyla biraz duralım burada. Doğmaya, hayat denilen muammalı yolu aşmaya ve dahi ölmeye! Ama hepsinden önce İnsan Olmaya mecburdur. Aynı zamanda aynaya bakarak varlığını silmeye de. Buna güç yetirmeye… Neden sorusunu sormaya, cevabı aramaya, bulunca o olmaya. Her merhalede tekâmüle biraz daha yaklaşmaya, noksanlığından biraz daha sıyrılmaya… Bunların hepsi insanı varoluşsal anlamda köşeye sıkıştırmak için değildir. Bu mecburiyet bilakis Yüce Yaratıcının kuluna duyduğu sevginin ve merhametinin bir alametidir. Ahmet Amiş Efendi’nin bu sözü, mutlak kudretin insanı başıboş bırakmadığı ve bırakmayacağı gerçeğinin altını da kalınca çizer. İnsan yaşamak için nefes alıp vermeye mecburdur. Eğer şanı yüce Allah nefes alıp vermeyi bizim ihtiyarımıza bıraksaydı ne yapardık! Bizim muhayyilemiz, fikrimiz nefesi kontrol etmeye yetişemezdi. O’nun bizi bu duruma mecbur kılması bize rahmet değil de nedir? Tıpkı böyle insanın hakikatte mecbur olması da rahmet olsa gerektir! O adeta nefes alıp vermek işimizi üzerine almış varlığımızı yüce varlığına bağlamıştır. Teşbihte hata olmasın, hayatta olup bitenleri yaşamın nefes alıp vermesi sayarsak onun bizi aczimizden kurtarıp kendi kudretine mecbur kılması da bize rahmettir.

Burada soyut, alengirli ve gizemli sözcüklerden çıkıp size somut bir örnek vereceğim. Daha net anlaşılması için. Öğrencilik yıllarımda bir yakınımın yanına misafir olarak gittiğim şehirde orada yaşayan bir arkadaşla buluşmak üzere sözleştik. Buluşalım mı dedi. Ben de tamam dedim. Nerede? Büyük meydanın önünde! Peki kaçta? Saat ikide olsun, öğleden sonra, hemen yarın.

Buraya kadar her şey normal görünüyor değil mi? Oysa görünmez bir şekilde Hakikatin kudret eli her an ensemizden bizi sıkıca kavramaktadır. Ertesi gün saat ikiye yaklaşırken büyük meydanın önüne doğru yürümeye başladım. Aman Tanrım o da nesi? Müthiş bir insan seli üzerime doğru akmaya başladı. Toplar, tüfekler patlıyor, göğe doğru saçılıyor bir ışık seli ki anlatılır şey değil. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık, onu yarıp da meydanın önüne varabilmek ne mümkün? Beni gerisingeri püskürtüyor! Volkanın yanardağdan taşması gibi akan bu güruha nasıl karşı konulur? Burada neler oluyor diye sordum. Meğer o gün o şehrin düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü kutlamaları varmış. Arkadaşa da selam olsun, muhtemelen onun da aklından çıkmıştı o gün orada kutlama olacağı…

Şimdi SURETTE MUHTAR’ız değil mi? İrademiz, ihtiyarımız, seçim hakkımız var. Buluşalım mı dedik, sözleştik. Ama HAKİKATTE buluşamamaya MECBUR olduk.

O gün buluşamadık, neden buluşamadığımızı bile konuşamadık. Tabiri caizse Hakikatin bu buluşmayı engellemekten bir menfaati vardı, gözettiği bir fayda. Belki o gün buluşsaydık kader suyu bambaşka şekilde akacaktı ve Hakikat bunu engelledi. Tıpkı o gün benim o kuşatmayı yarıp meydana varamadığım gibi işte hayatın tam içinde de o kuşatmaları, o mecbur olduğumuz kuşatmaları yaramayız, bu mümkün değildir. Kısacası Zühtü amcanın deyimiyle bir şey ancak Allah isterse olur, sen istedin diye olmaz.

İnsan neden mecburdur sorusunun cevabına bu örnekten bakabiliriz. Olayları geriye doğru saralım. O şehre gidilen tarihe bakalım, oradan geriye, tanışma gününe dönelim. Ve tüm bunlar olup biterken bir de o şehrin düşman işgalinden kurtuluşunu tam da buluşma sözü verilen güne denk getirelim. Farz edelim o gün 3 Mayıs olsun. Burada öylesine şaşmaz bir zamanlama yapacaksınız ki o şehrin düşman işgalinden kurtuluşu 3 Mayıs olacak, verilen söz 3 Mayıs. Biraz daha geriye gidelim, savaşı öyle bir tarihte başlatacaksınız ki kurtuluş günü 3 Mayıs’a denk gelecek. Benim tatil günümü 3 Mayıs ve civarına koyacaksınız, böylece okul takvimini de ayarlayacaksınız. Daha geriye gidelim. Benim tüm okul hayatımı bu takvime göre ve arkadaşın hayatını da ve hatta yakınımın hayatını da buna göre ayarlayacaksınız. Tüm bu ince ve akıl almaz detayları ustalıkla yönetecek ve 3 Mayıs için tayin edeceksiniz. Bırakın yılları ve günleri, zamanın başlangıcından beri saatlere ve saniyelere hâkim olmanız gerekir. Hiçbir beşer zamanı ve mekânı avucunda tutan böyle bir kudretle baş edemez. İşte bunun için mecburuz. Tam burada konuyu dağıtmadan Ahmet Amiş Efendi’nin bir diğer sözünü hatırlamakta fayda var:

‘Olan olmuştur, olacak olan olmuştur, olacak bir şey yoktur.’ Bugün fizik biliminde yıldızı parlayan bilim insanlarının sözleriyle hizalanmaya duran bir cümledir bu. Özellikle zaman açısından ele alacak olursak. Bakın ne diyorlar: ‘Biz ikna olmuş fizikçiler için geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki fark yalnızca ısrarlı bir yanılsamadan ibarettir.’

Bu fakire sorarsan bunlar yani örnekte anlattığım şekilde gelişen olaylar, hayatın içindeki dilsiz işaretlerdir. Dilleri yoktur ama var güçleriyle haykırırlar. Ve yine bu fakire sorarsan bizim dahi bu mecburiyetlerde payımız var; insan kaderinden ayrı değildir. İçimizdeki tohumu yeşerten biziz. Niyetimizi bilen yüce kudret kader kumaşını da belki (doğrusunu Allah bilir) bu niyete göre mahir bir terzi gibi kesmektedir. Kudret eli, senin ölçülerine göre sana bir kaftan biçer. Sen dersin ki mesela, canımı yaktın, iğneyi neden öyle batırdın? O der ki, bu daha prova, bekle de gör sana güzel bir elbise dikiyorum. Sen dersin ki, ama benim omuzlarım geniş bu biçtiğin (hayat) bana uymadı. O der ki, giyince oturacak, hele sabret, senin ölçülerini ben senden iyi bilirim. Yolun sonunu da başını da ben bilirim. İnsanın hakikatte mecbur olması kaderine köle olduğu veya angaryaları çekmek zorunda olduğunu anlamına gelmez. Varlığının sanıldığı kadar mutlak ve gerçek olmadığı anlamına gelir. Yukarıda değindiğim gibi senin iyiliğini ve saadetini gözeten yüce varlığın merhametidir bu aynı zamanda.

Yine bu bahsettiğim dilsiz işaretler yanında bir de aşikâr işaretler mevcuttur. Ve ilginçtir ki, dilsiz işaretlere kulak kesildikte diğer işaretler daha bir duyulur olur, çünkü can kulağını Hakikat’in merhametli göğsüne dayadın. O sana neye mecbur olduğunu fısıldamaya başlar. O yöne gitme der veya orada kal! Bu adeta yeni, hiç bilmediğin bir dili öğrenmeye benzer. Eğer neye mecbur olduğunu anlayıp ona uyarsan senin için zamanı genişletir, seni destekler, güçlendirir. Nasıl böyle olmasın ki, kendi küçük varlığını soyunmaya başladın. Mutlak Olan’ın varlığına yanaşmak, eklemlenmek söz konusu eğer yiğitsen. Varlık denizinde bir katre iken okyanus olabilir miyim diye ışıldadı can gözün. Evet, mümkündür müjdesini akıl olmasa da ruh duydu.

Hazreti Mevlana’ya göre bizim bir şeyi yapabilme gücümüz yani ihtiyarımız Hakk’ın tecellisinden başka bir şey değildir. İrade ancak Allah’ındır. Allah’tan başka hiçbir varlık gerçek değildir, varlıkların hepsi mutlak olanın tecellisidir.

‘Ey ruhumuzun ruhu, biz kim oluyoruz da sana karşı biziz diye ortaya çıkalım.’ demektedir Hazreti Mevlana.

Biz kullar sorumluluktan azad olmamakla birlikte yapıp eden tek bir Mutlak Varlık ise keşke şöyle olmasaydı o zaman böyle de olmazdı, dememek lazım gelmez mi? Durup dinlemek! Müziği duymak! Orada, tüm o yaşananlarda bir mesaj mı var? Yaşadığımız her ne ise onu mutlaka yaşayacak ve deneyimleyecektik. Keşke şununla tanışmasaydım, keşke o bana böyle yapmasaydı da deme! O şekilde olmasaydı yine benzer bir şekilde sınanacaktın. (Yine doğrusunu Allah bilir.) Bizler aklımızla olayların, yaşamın sadece bir boyutunu görebiliyoruz. Büyük resmi görebilen içimizdeki büyük Ben’e yaklaşmadıkça o mesajları, işaretleri anlamak muhaldir. Zamandan ve mekândan bağımsız düşünemedikçe kendi ahvalimiz muğlak bir görüntü, silik bir çerçeve içindedir.

Surette muhtar, hakikatte mecbur olmak öylesine şümullü bir ifadedir ki insana dair ne varsa kıskıvrak ele geçirir gibidir. İrademi kullanıyorum özgürlüğünden başı dönen biz zamane insanına her şeyin ve herkesin ait olduğu yere doğru çekildiğini de söyler. Bu çekiliş Dünya’nın dönüşü gibi öylesine yavaştır ki hissedilmez. Hazret, Ahmet Amiş Efendi yine bu sözüyle gerçeğe direnemeyeceğimiz bilgisini verir bize. Direnç gösteremediğin o yerde mecbursun der ve bu şekilde kaderi de yeniden işaret eder. Direnç gösteremediğin, mecbur olduğun o yerde kaderin hükmü var, müdahale edemediğin yer orasıdır, der. Mecbur olduğumuz o yer ‘DİRENÇ ÜSTÜ’ dür. Müdahale edemiyor, direnç gösteremiyorsun, sonucu değiştirecek tek bir taşı dahi yerinden oynatmana izin vermiyor. Çünkü ilk hamleyi oynayan el ile Şah diyen el aynıdır, senin suyu başka bir yöne akıtmana izin vermiyor. Yukarıda verdiğim terzi ve buluşma misallerini hatırlayacak olursak, aslında ait olduğun yere gidiyorsun veya zaten hep oradasın, oradaydın.

Yazıyı bitirmeden soruyu soralım o halde: Peki, şimdi ne yapacağız?

Boynumuza asılan, alnımıza yazılan tüm mecburiyetlerin, bizi biraz daha insan yapmaya namzet olduklarını anarak onlardaki ışığı görmeye çalışmaya da mecburuz… Belki bu… Ötelerden gelen birer gerdanlık bilmek onları… Tüm bunların Yüce Allah’ın bize duyduğu sevgiden neşet ettiğini hatırlamak… Yoksa neden yaratsın? Yalnızca gören göz kesilip sakince seyretmek de bizim lehimize. Yorumsuzca, yargısızca, hüküm vermeden…

Tüm dilsiz ve aşikâr işaretleri can kulağıyla duymaya çalışarak. Aşkın içinde akışta kalarak… Aslında özün, yaradılışın gereği sevilmeye ve aşka mecbur olduğumuzu hayretle fark ederek… Böylece Kudretle söyleşmeye bir harf daha yaklaştık demektir. Sonra bir harf daha ve bir harf daha, belki bir gün cümle bile kurabiliriz… Ne baht! Adına ne dersen de, Çalab de, Tanrısal Parçacık de, Evrensel Varlığım de… Bizi şartsız seven o derin yanımız; bizden ayrı ama biz olan. Allah vermeye her şeyini kaybetsen, işte her şeyden geriye kalacak olan bir tek O. O’nun elimizden zayıf yönlerimizi alıp, tımar edip bize bambaşka bir surette ama en çok da aşkla geri verişidir hakikatte mecbur olmak… Ahmet Amiş Efendi’nin şefaatine nail olmak dileriz, varlığına sonsuz şükür, ruhuna sonsuz rahmetle…

Sürçü lisan ettiysek affola…

Son söz, Allah yar…

Leyla Karaca

Kimler Neler Demiş?

avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
Esin ATIL
Ziyaretçi

Bu hikâyenin ilk yarısında adı geçen, aslında hiç sıradan olmayan, bence içinde bulunduğu ortamda engin bilgisi ve büyük deneyimleriyle hep baş kahraman olmayı sonuna kadar hak etmiş yaşlı amcanın özlü sözlerindeki derinliği ve hayat felsefesini, sadece bir kaç defa kısa sohbetle,üstelik O’nun hayat yolculuğunun son zamanlarında keşfetmiş olabilip bu kadar olağanüstü betimlemelerle ifade edebilmenizi kutlarım. Yazı harikulade. Bana kendi yolculuğumda da yeni bir bakış açısı kazandırdı. Teşekkürler Leyla Karaca.

Leyla Karaca
Ziyaretçi

Değerli Esin Atıl, o yaşlı amca bilge bir insandı. Dediğiniz gibi sıradışı ve kahramandı, bana hayatın özünü işaret etti, minnettarım. Nur ve rahmet dilerim kendisine. Ben teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Sevgi, saygı ve muhabbetle.

wpDiscuz