Şiirin “-de” hali ya da “ekmek ve su” üzerine

Editörün Önerisi: 3’üncü Eski

Dediler ki; uğuldayan bir rüzgâr, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ve deli bozuk bir aşkla sevdasını arayan göğün iç çekişidir şiir.

Dediler ki; kirpiğin gözyaşına teması, bükülmüş bir dudaktan dökülen kırgın bir “elveda”, mağrur bir “git” ve yorgun bir “hoşgeldin”dir şiir.

Dediler ki; çölü murat, dağı Ferhat, aşkı Şems, kuyuyu Yusuf, Yusuf’u Züleyha kılandır şiir.

Yokluğun en saf halini özlemin en koyu haliyle yaşatan, kömür karası hüzünleri süt beyazı kâğıtlara nakşettirendir.

Üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen nesilden nesile aktarılan bir deyiş, anlatılan bir sevda, destanlaşan bir aşk ve hayatın ta kendisidir şiir.

Ekmek kadar, su kadar, tuz kadar, yanağından gayrı tüm evreni bölüşebileceğin yârin kadar değerli, uğruna dağları delebileceğin bir sevda kadar kutsaldır şiir.

Ya da öyleydi.

Çünkü kimse önemsemiyor gibi nicedir İbrahim’i yakmayan narın içten içe nasıl yandığını.

Kimse hissetmiyor gibi kör kuyularda sabrı ilmik ilmik işleyen gül yüzlü Yusuf’un sabrın taşını çatlatan sabrının kudretini.

Kimse tanımıyor Şems’i ve asıl yangının ne olduğunu.

Kimse sormuyor Taptuk Emre Dergâhı’nın ne yana düştüğünü.

Kimse bilmiyor artık memleket meselesi nasıl anlatılır şiirle.

Ve kimse susuzluktan bitap düştüğümüzü, açlıktan ölecek gibi olduğumuzu anlamıyor şiirsizlik yüzünden.

Ne kadar kalabalıklaşıyorsak o kadar yalnızlaştık biz de kendi şiirimizin yarım kafiyeleri içinde.

Sesimi duyan var mı?

Yüz kırk karakter üzeri şiircilik ya da “Facebook şairciliği” üzerine

Tam yirmi dokuz harfti aslında alfabemiz. Yumuşak olması dışında dilimizde hiçbir kelimenin onunla başlamaması gibi bir özelliği de olan “Ğ” harfi de dâhildi bu mevcuda ve hiç yabancılık çekmedi diğer öznelerin arasında gizli özne olarak dolaşmaktan.

Tam sekiz “ünlü” harfi vardı güzel alfabemizin. Ünleri sıra dışı gibi görünen ama oldukça sıradan özelliklerini renkli ekranlarda sergileyen son derece ünsüz ve fakat son derece ünlü adayı insanlardan daha ünlüydüler.

Tam da sıra dışılıktan dem vururken düşüverdi tüm ünlülerin ünleri aslında. Benim gibi kırklı yaşlarının başında olan biri için birikebilecek çok sayıda hatıra, yetişebilecek çok sayıda teknolojik gelişme, mektubun faksa, faksın e-postaya, e-postanın MSN’e, MSN’in Whatsapp’a, haberleşmenin cep telefonuna, selamlaşmanın Facebook’a, bilgi alışverişinin Twitter denen iletişim araçlarına baş döndürücü bir hızla devrini görebilme lütfunu bahşetti hayat bana ve bize.

Ve tam da o arada ıskaladık hemen arkamızdan koşar adım gelen bir neslin, olmazsa olmazımız olan bir dili nasıl kullan(ma)dığını, nasıl yok saydığını, nasıl “nasılsın?” temenni içerikli sorusunun “nslsn”a döndüğünü ve şiir denen o harikulade şeyin yüz kırk karaktere sığdırılıp nasıl karaktersizleştirildiğini ve bir kenar mahalleye atılmış gibi sokaklara düşürülüp #şiirsokakta haline getirildiğini.

Şiiri sokakta bulan bir neslin aşkı da sokakta bulunup orada tüketilip orada bırakılabileceğini düşünmüş olmasının tehlikesini ıskaladık, görmedik, göremedik, görmek istemedik belki.

Tam da bu yüzden işte, kimse üç ay önce yazdığı şiiri kimin gözlerine bakarak yazdığını hatırlamıyor.

Tam da bu yüzden işte o an aklına geleni karalayıp cep telefonuna sığmış bir dünyaya gönderdiği an altına iliştirilmiş “beğen” butonunun sahteliğinden öteye geçemiyor.

Tam da bu yüzden işte bu devir bir Nazım Hikmet, bu devir bir Necip Fazıl, bu devir bir Yunus Emre, bu devir bir Pir Sultan var edemiyor.

Ama olsun, 143 kişi beğendi şiirimi.

O bana yetiyor.

                                                                                                       Yavuz Doğan

Şairimizin şiir üzerine olan düşüncelerine önümüzdeki günlerde devam edeceğiz.

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz