Gilman’ın Kişiliğini Özgür Bıraktığı Öyküleri

0
256

Semrin Şahin

Sarı Duvar Kâğıdı/ Charlotte P.Gilman/ Otonom Yayınevi/ 1.Basım / Şubat 2012/ s.115

Amerikalı Feminist yazar Charlotte Perkins Gilman yaşadığı dönemin toplumsal baskısına ve cinsiyet ayrımından kaynaklanan toplumsal rollerin eşitsizliğine karşı bir duruş sergilemiştir. Erkeğin saldırgan, vurdumduymaz tavırları karşısında kalemini sonuna kadar kullanan yazarın Sarı Duvar Kâğıdı adlı kitabı ilk 1892 yılında yayımlanır. Aynı adı taşıyan öyküsü kendi depresyon döneminin izlerini taşır. Yeni evli bir kadının yavaş yavaş kendi hayatından koparak yok olmakla karşı karşıya kalmasını anlatır, bu öykü. Duvar kâğıdı geceleri canlanır, parçalara ayrılıp sürünen bir kadına dönüşür:

“Gece, herhangi bir ışıkta, lamba, mum ya da alacakaranlık, en kötüsü de ay ışığında, parmaklık haline geliyor! Üstteki deseni kastediyorum; arkasındaki kadında düpedüz gözler önünde!

 Uzun zaman arkadakinin ne olduğunu anlayamadım, o alttaki belirsiz desenin. Ama şimdi kesinlikle biliyorum ki o bir kadın.” (s.20)

Kadın içindeki yıkımı obsesif bir şekilde sarı duvar kağıdına yükler ve öykünün sonunda duvar kağıdını sökerek kişiliğini özgür bırakır.

“Pencerelerden dışarı bakmak bile istemiyorum, orada sürünen bir sürü kadın var, çok hızlı sürünüyorlar.

Acaba onlar da benim gibi bu duvar kâğıdından mı çıktılar?” (s.27)

Gilman’ın dili, erkek egemenliğine karşı bir başkaldırı niteliği de taşır. Dişil dilin bütün inceliklerini öykülerinde toplumsal cinsiyete yönelik bir farkındalıkla kullanır.  Üç Şükran Günü adlı öyküsündeki kadınlar bir örgütlenme oluştururlar. Bu öyküdeki betimlemeler dişil dilin güzel bir örneğidir:

“Bayan Morrison’ın kucağında Andrew ve Jean’in mektupları duruyordu. Mektupların her ikisini de okudu ve yüzünde bazen anaç bazen de tam tersi değişken bir gülümsemeyle onlara bakakaldı” (s. 41)

“Pencerelerden dışarı bakmak bile istemiyorum, orada sürünen bir sürü kadın var, çok hızlı sürünüyorlar.

Acaba onlar da benim gibi bu duvar kâğıdından mı çıktılar?” (s.27)

“Daha sonra Bay Butts aradı. Her zamanki kararlı havası ve bir bakıma alışılmadık zarafetiyle akşam erken bir saatte gelmişti. Bay Peter Butts kırmızı yanaklı, sarışın biriydi, biraz tıknaz, biraz fiyakacı, güçlü kuvvetli ve kendi kendini yetiştirmiş bir adam olduğundan biraz da sabit fikirliydi.”(s.43)

Gilman’ın naif dili hemen okuyucuyu sarmalar. Öyküleri okurken anlatıcının yarattığı evrende bulursunuz kendinizi. Sorgu mekanizması içinizde işlemeye başlar böylece.

Keşke Erkek Olsaydım öyküsünde Mollie Mathewson bir anda Gerald’ın bedenine sahip olarak erkek olur. Gerçeküstü bir öyküdür ve anlatıcı zihnin katmanlarında karşılaştıklarını da aktarır okuyucuya:

“Üst katmanda en hassas  duygular, en seçkin idealler, en tatlı anılar, ‘yuva’ ve ‘anne’ gibi tüm sevgi dolu fikirler, tüm zarif hayranlık sıfatları, körü körüne tapılan üstü örtülü bir heykelin sevilen ama sıradan deneyimlerle yerini paylaştığı bir tür mabet vardı.

Alt katmanda oldukça farklı diğer fikirlerini tutuyorlardı. Burada bilincin uyanıklığı kesin bir endişeye gömülüydü. Mollie’nin temiz zihinli kocasında bile burası, erkeklerin birlikte yedikleri akşam yemeklerinde anlattıkları hikâyelerin, yolda veya tramvayda duydukları daha kötülerinin, adi geleneklerin, kaba saba sözlerin, çirkin deneyimlerin paylaşılamamasına rağmen bilinen belleğiydi.

Ve tüm bu katmanlar ‘kadın’ bölümündeydi. Zihnin geri kalanında değil.”(s.112)

Erk sistemi içerisinde kadın dışlanır, bu dışlanma aslında erkeğin odak noktasında olan kadının dışlanmasından bambaşka bir şeydir. Kadın bir metadır onlara göre. Evde oturup erkeğin hayatını kolaylaştıran bir robottan başka bir şey değildir. Kadın yazarlar bu sıkıntılarını aşıp belirli bir yere gelene kadar kendilerinden birçok şeyi feda ederler. İlk önce edebiyat otoriteleri tarafından dışlanırlar. İşte Gilman bunların hepsini yaşar ve baskısı altında kaldığı ilk kocasından ayrılır. Bu nedenle öykülerinde de kadın uyanışının izleri vardır. Erkek egemenliğini kadınların ensesinde hissedersiniz bir nevi. Kadın karakterler önemli bir dönüşüm yaşarlar mutlaka ve bir yerden bir yere gelirler onun öykülerinde. Bir arayışın hassas noktalarına dokunur. Bu nedenle özellikle kadınların okuması gereken öyküler bunlar.

Hem edebi niteliği hem de feminist bir yazarın dünyasını soluyabilmek açısından kaçırılmaması gereken öyküler bunlar.

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz