Şiir hakkında yargıda bulunmak, tanım yapmayı denemek, varsayımlarda bulunmak, sonuçlara varmak, vb. pek çok şey özneldir.  Çünkü onun yaratıcısı olan şairin sezgilerini, önyargılarını, deneyimlerini, birikimlerini bilen, yaşayan ve bire bir sezen ‘başka bir ben-yapı’ yoktur. Bu nedenle olsa gerek, bir şiirin, okuyucu sayısı kadar tanımı ya da eleştirisi yapılabilir.
Genel anlamda bir tanım denemesine de ancak nitelikleri üzerinden gidilebilir. Şiir, hangi şairin elinden çıkarsa çıksın bir itirazdır, başkaldırıdır. Ağız kapalı ya da açık, için için ya da sesli bir çığlıktır. İnsanın gücünü, düşünü ve direncini simgeler. Şiir, şiirsel akıl ve algılamayı, sezgi eşliğinde somut ve yeni bir bilince dönüştürme biçimidir. Şiir, şairin sabrı ve çilesidir.
***
Şair, kendini ve kendi-dışı’nı hiçbir zaman unutmayan, bırakmayan insandır. Nesnelere bakarken kendine de bakar. Nesneleri gördüğü ve onlar üzerinde yoğunlaştığı anda, kendini de görür ve inceler. Bu olguya, kendi dışındaki her şeyin bilincini kendine çevirip yeniden biçimlendirmek de denilebilir.
***
Şair; kimi zaman dikkat edilmeyen ya da unutulmaya yüz tutmuş çelişkilere vurgu yapmak için, giderek hayatla bağını koparmış ve tecrit edilmiş varoluş halini yeniden sorgulamamızı şiirleriyle sağlayan kişidir.
***
Yazınsal dil ile sıradan dil (günlük dil) arasındaki farkı ve işlevi çok iyi bilen (bilmesi gereken) şairin, şiir yazma aşamasında –yazınsal dile katkısı için ve gerekli olduğu kadar yararlanmanın dışında- günlük dil ile herhangi bir ilişkisi olmaz.
***
Şair ile şiiri arasındaki en önemli ilişki etik-estetik yakışmasıdır. Yaratıdaki estetik, yaratıcıdaki etikle uyum halinde değilse, şiirin güzelliğinin bir rastlantı ya da intihal becerisinden ibaret olduğu zamanla anlaşılır. Şairin etik sorunu edebiyattan ziyade sosyo-psikolojiyi ilgilendirse de, şiir yazdığı müddetçe, bu sorun edebiyatın içinde doğrudan ya da dolaylı boy gösterip duracaktır.
***
Şiirin yapısına bir türlü oturmayan ve her okunuşta bir yama izlenimi veren tek bir sözcük yüzünden bile, şiirin ‘tamamlanmamışlar’ dosyasında bekletilmesi gerekir. Çünkü şiir, şair için saçtan tırnağa bütünlenmesi ve dokusu eksiksiz örülmesi gereken bir ‘ben-yapıt’tır. Eksiği ya da fazlası olan bir çalışmaya, ancak bir şiir denemesi ya da müsveddesi denilebilir.
***
Şairin seslendiği ilk ve gerçek kişi kendisidir. Hani o bir türlü anlayamadığı, çözemediği, ulaşamadığı ve uzlaşamadığı kendisi… Şiir, elbette ki soru ve sorunlara yanıt bulamaz, ama bunları kurcalar ve deşifre eder. Gerçek, gerçeklik, sevgi, varoluş, varlık, yaşam ve ölüm kavramları şairin başat izlekleridir. Bu kavramlar ‘ben’i ve ‘biz’i doğrudan ilgilendirirler. Bunların dışındaki yaldızlı sözler, sözcük cambazlıkları kişisel sağaltım oyunlarıdır; yani aslında şairin kendisi başta olmak üzere kimseye umut ışığı göstermeyen ve kâğıtları boşu boşuna işgal eden oyunlar…
***
Şair, varoluşunu anlamlandırabilmek için özgün ve farklı şiir yazmak zorundadır. Bu özgünlük ve farklılığın biricik yolu, yazdıklarının sahici olmasından, kendi birikimine ve özyapısına sadık kalmasından geçer. Kendine sadık kalmayan şairin, önünde sonunda özgünlüğe ve dahası şiire sadık kalamayacağı görülür. Bu, bir şiir-şair ömrünün (belki de ömrün) boşa geçmesi demektir.
***
İyi şiir, sıradan sanılan pek çok şeyin sıra dışı olduğuna işaret eder. Örneğin bir ağustos böceğinin ötüşünde gizli olan sancıyı ve müziği bir arada gösterir. Karlı bir kış günü, elinde iki sıcak ekmekle fırından çıkmış bir çocuğun sevinci, o ekmeği alamayıp uzaktan seyreden başka bir çocuğun hüznüne, çağrışımlar yoluyla o an bulaşabilir. Sevgiliye (ya da sevgili adayına) aşk duyurusunu şiirden daha güzel iletebilen başka bir olgu yoktur. İyi şiir sıradan sanılan dokunmayı, öpmeyi, sevişmeyi olağanüstü kılar. Bir ölüm izleğini işlerken bile, okuyucuya ânın ölümsüzlüğünün görkemini hatırlatabilir.
***
Şair, var olan ve sezilen tüm nesneler arasında kendi kasırgalarıyla yaşar. Şiirinin yazılıp bittiğine emin olduğu zaman sessizlik ve dinginliğe kavuşur. Bu durum mutluluk gibi görünse de, aslında yeni bir kaygının ve yaratı sancısının biçimlenme sürecidir. Bir örümcek gibidir şair; yalnızdır, yolunu sözcük, imge, duygu, duyarlık ve duyularla örmeyi kesintisiz sürdürür. Kasırgalarsa hiç eksilmez. Zaten kasırganın eksilmesi ya da bitmesi, şairin ölümüne işarettir.
***
Yalan ve şair ironik bir birliktelik içindedir. Yaşamın yalanladığı çok şey, şairin yeğlediği tecrübelerdir. Düşler yalanların doğum yerleri olduğu için, şair ebelik yapmayı da bilen bir anne edasıyla yalan üstüne yalan çıkarır düşlerinden. Yeni gerçeği yaşarken yalan söylediği için kendisi de bir yalana dönüşür. Ancak tüm bunlar şiirin doğruluğunu etkilemez.
***
Şair bencilliğini, ruhunun karanlık köşelerini, korkularını, sıkıntılarını, zayıflıklarını, umutlarını, sevinç ve özlemlerini açığa vuracak yürekliliği göstermelidir. Bunu gösterebilmek, ‘ben’i ‘biz’e dürüstçe sergileyebilmek demektir. Belki böylece ‘biz’ içindeki pek çok ‘ben’ kendini sorgulamaya başlayabilir. Şiirin ‘öteki’ üstündeki bütün gücü, şairin samimiyetinde yatmaktadır.
***
Şairin önünde sonunda bir düşünür olduğunu ve felsefesiz yapamayacağını söylemek zorundayız. Sezgisi çok güçlü bir düşünür diyebiliriz kısacası… Şair her tür düşüncesini, birikim ve sezgileri aracılığıyla araştırma alanına sokar. İyi bir şair şiirsel sezgisiyle, var olmadığı sanılan bir şeyi gün yüzüne çıkarabilir. Ve sonrasında akademisyenler, kendi yöntemleriyle bunu kanıtlayabilirler. Şair; var olmadığı sanılan bir şeyi ararken, okuyucuda acı hissi uyandırıp uyandırmayacağını düşünmez, düşünemez. Bu, şairin farklı bilinci ve konumlanışıdır.
***
Şair, şiirini yazar. Şiirinin gelecekteki konumu onu ilgilendirmez. Şiiri unutulup gidebilir ya da geleceğin kendine özgü ırmağında durmadan yol alabilir. Şairin, şiirinin konumuyla ilgili tüm uğraşları yanlıştır, geçersizdir, gereksizdir. Pazarlama, reklam, herhangi bir medyatik oluşumdan ilgi bekleme gibi durumlar şairlik dışı ve traji-komik işlerdir. Şair, böylesi tuzaklara düşmemelidir.
***
Şair, şiirini bir dergide ya da kitapta yayımlatır. Sonrası, okuyucuya kalan süreçtir. Ancak şair, bu şiirinin bir antolojiye, yıllığa, seçkiye ya da başka türlü bir değerlendirmeye alınmasını beklediği an, kişisel sorununun ‘şairlik dışında’ bir yerlerde gizlendiğini bilmelidir. Çünkü o, sadece bir şairse,   şiirini yazmak zorunda olduğu ya da yazmak istediği için yazmıştır. Şair olmanın biricik gizi ve yüceliği buradadır.
***
Şiir yazan kişilerin arkasından konuşmak, sadece ülkemizde değil, nerdeyse tüm dünyada bir teamüldür. Ancak iyi bir şairin arkasından konuşuluyorsa, o şair sanılandan daha iyi demektir.
***
Yazımı bir kitabımın (Mühür, Nisan 2004, sayfa 63) ayraçlarından birinde yer verdiğim yorumumla bitirmek istiyorum: “ Her şair annedir… Şiir piçtir… Baba ya da babalarını kimse bilmez. Ne ilginçtir ki; şair fahişeliği, şiir piçliği konusunda fanatik narsistirler. Vefadan nasiplenmemiş bir piç olan şiir doğar doğmaz ahlaki (!) gerekçelerle terk eder annesini. Anne onun yeni kardeşleri için başka sancılarla kıvranırken, mahlası özgürlük olan şiir hiç acı çekmeden başına buyruk dolanır. Annesinden, öteki annelerden ve süresiz esin kaynağı olacağı diğer piçlerden habersiz… Gün gelir anne (şair) ölür, bu ölüm şiiri hiç ilgilendirmez. O, yalnızca kendi ölümsüzlüğünü arar. Bulduğunda (ya da bulursa) unutacağı ilk şey, sonsuz varoluşunu annesinin ölümcül yaratıcılığından aldığıdır.”

                                                                                       Aziz Kemal Hızıroğlu

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz