Eliyle koymuş gibi kaybettiği birine dönüp bakarak, yükü heybesinde elleri cebinde…

Saatlerce aynı köşe başında bekledim birkaç sigara yakarak. Mardin sokakları dar olur. Hani anlattığı bir hikâye vardır Ahmet Kaya’nın, “Herkesin bir ilk aşkı vardır. Bizim okulda bir kız vardı bir gün dedim “Yav senle biraz konuşalım hep kaçıyorsun.” Kız dedi “Rica ederim.” o zamanlar rica ederimin anlamını bilmiyorum o an bana rica ederim küfür gibi geldi. Dedim “Yav asıl ben rica ederim.”

Yav asıl ben rica ederim… Küfür gibi geldi yüzüme. Yüzüme yüzüme… Sonra kendi halime acıyıp kendi kendimce kendimi küçük düşürüp güldüm bir kenarda. Ben de rica ederim dedim. Aldı gitti ceketini. Küfür gibi işte o an. Bildiğiniz gelmiş, geçmiş, gelecek, ana, avrat, silah, sülale…

‘’Hoşça kal!’’ dedim elini uzattı şimdi tutmasan yobaz, tutsan başörtülü ama bak el tutuyor olacak. Arkama bakmadan yoluma devam ettim. Ayrıldığımız kapıyı zihnimde mıhla astım duvara. Asıl ben rica ederim. Öyle mi oldu şimdi? Global hırsızlığın çetrefilli çete olup dava üzerinde zaman aşımı gibi fiyakalı durduğu yerlerde yeniden tarih değişir miydi? En çok da yağmur altında ıslanan Suriyeli mülteci çocuk gibi hissettim o an ben. Çıplak ayak, yırtılmış bir pantolon el açıp gelene geçene. El açıp gelene geçene, tanıdık tanımadık…

Zaten küsmüştüm tanımadığım kalabalığa. Tanışılmadan küsülür müydü bilmem. Yağmur yağıyordu. Esnaf kepenkleri altında hızlı adım koşuyordum evime doğru. Rica ederim. Öyle böyle gidiverdiğim evin kapısında anahtarın nereden çevrilmesi gerektiğini unutur gibi çevirmeli telefondan sebepsiz çıkan bir yangına itfaiye arar gibi numarayı unutmuştum. 155 miydi? Yoksa 110 muydu itfaiye. Unutmuştum o an. Yanan yanmıştı kapı falan da kalmamıştı anahtarı çevirmek için. Pat küt giriverdim içeri. Terliklerimi arıyorum. Çoraplarımı bir kenara atıp yarın sabah uyandığımda tekini arayacağım aklıma gelmiyordu işte.

Uzanıp yatağıma gözlerimi tavana diktim. Dua etmeye başladım boyacıya astarı ne güzel de atıp üzerine boyayı çekmiş. Her şeyin üzerini bir beyaz renge kapayıp gitmiş. Ellerine sağlık ustam dedim o da rica ederim dedi. Küfür gibiydi işte iç sesim bile kendime rica ederim diyordu artık içtiğim suya. Vallah böyle şeyler bilmem ben. İçimde farsi ağıtlar yükseliyordu. İran’a gidip geliyordum kendimce. Bir ara Tahran’da kaybolmuştum. O ne biçim trafiktir arkadaş dedim günümüze dönene kadar vakit geç olmuştu. Birkaç dal sigara daha yaktım.

Ahmet Kaya çalıyordu bir yerlerde. Üst kat komşu yine hüzünle demleniyordu. Saygı duruşu çizgisinde ayağa kalkıp pencereyi açtım. “Biraz da sen ağla!” diyordu Ahmet Kaya…

Şu rica edimciler. Çok bilmiş nazikler ve kibar herifler de biraz da ağlayacak mıydı bilmem. Bir sigara daha yanacakken o karanlıkta birden elektrikler kesildi. Biriktirdiğim şiir mumlarını yakıp rica ederim demek geldi içimden. Artık kendi kendime gülmeye başlamıştım. Aynada yüzüme düşmanmış gibi bakıp gardımı kuşandım. Kendime kılıç sallıyordum bilinmeyen bir boşlukta. Kendime isabet ettiremiyordum. Ufak sıyrıklar ve kanamadan pıhtılaşan bir kan sergileniyordu aklımın sergi salonlarında. Duvarın dibine çöküp “Havalar soğudu.” dedim. Gittim bir battaniye aldım sırtıma. Sırtım bile rica etti. Rezidans çocuklarıyla ne aşık atacakmıştım ki ben? Bildiğin aristokrat çocuğu… Kalbini kül tablası gibi kullanmak vardı da delikanlılığıma yakışmazdı. Yatağa uzanıp tavan seyrettim. Aklımda salıncakta sallandırılan idamlıkların fotoğraf negatifleri şeritleri geçiyordu. Rica ederim dedim. Yav asıl ben rica ederim.

Beyza Hilal Nur Dindar

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz