Hayat acıyla imtihan ederken insanları, zaman geçtikçe öyle alışıyorsunuz ki, acıda mündemiç bulunan manayı aradığınızın farkında olmuyorsunuz.

Kırıklale yokuşunda pazar poşetiyle yürüyorum. Uzaktan bir genç bir kız, babasının koluna girmiş, elinde horoz şekeri yiyor. Babası görme özürlü ancak kör olduğuna inanmıyorum.  En güzel dünyayı içinde saklıyor. Oysa görseydi; dağın kahverengi, ağaçların yeşil, çiçeklerin mor, ekmeğin enseri olduğuna inanmazdı. Şu göğü boyayan maviye bakıp bakıp ağlardı.

Adam beyaz bastonla asfaltta yürürken, kızı onu doğru yürüyebilmesi için yönlendiriyordu. Bana ne kadar da benziyordu. Saçlarında özenle seçilmiş bukleleri de üşüyordu; yırtık montundan başka. Umut fakirin yoksul yanıdır. Belki de ölme biçimidir. Ancak yoksulluk bu devirde, insanı sadece yaşamaya mecbur bırakıyor. Oysa o buna hiç aldırmamış gözlerle babasına sahip çıkıyordu. Yaşlı bir çınar ağacının küçük bir kalbe yüklenmesiyle ona dayatılan bu sorumluluk karşısında insanın elleri titriyordu. Anlıyorum ki hepimiz kendi çapımızda biraz çaresiziz. Görüyorum. Duyuyorum. Susuyorum.

Fakat bunun yanında, insanların gözlerinde de bir yalnızlık gizli. Kızın bakışlarında ise bir horoz şekeri daha… Kırıklale’nin yokuşu da yalnızdır. Az insan geçer yollarından. Yerler de yama yama kara lekeler içinde, kaldırımlardaki tarabalar da yalnızdır. Şimdi ekmek de kurudu. Onunla döğüşen martılar da yalnızdır. Ama tek başına mühim değildir bu. Oysa her şey tek başına anlam kazanıyor.

Bakkala uğruyorum. Cebimden çıkardığım kağıda bakıyorum. Bir ekmek, bir paket nişasta, bir kutu süt. Seyrek ve kokoroz bir yazıya göz ucuyla direniyorum.

-Kaç para bunlar?
-Çok para değil; altı buçuk.

Çapaklanan gözlerini ovuşturuyor bakkal. Pekala aceleci. Parayı uzatıyorum. Hayra gel diyesim geliyor. Ancak ekmeğin düz hesabı olmaz. Ama sıcağı olur, çavdarı olur tam buğdaylısı da kanseri önler. Bunların şimdilik bir önemi yok, karın doyursa yeter. Hem lüksün bizim için tek başına bir anlamı yoktur, üstelik tek bir taş ekmeğinin hiç yoktur. O halde yağlı kâğıt üzerinde değil, fırında pişmesi de mühim değil onun. El eldir ama  pişmeden önce hamur, piştikten sonra kılıç gibidir. Sevmem bakkalın ekmeğini. Kimle anlaşmıştır, neye inat etmiştir, değiştirmemiştir. Gırtlağına düğümlenir. Su içmesen boğulursun. Su içsen ekmek ekmek değil. Sözde günlüktür ama rafta yıllanır. Ancak lükstür diğerleri. Paradır. Bulamayan vardır bulup da harcayamayan, ne yapacağını şaşıran vardır. Ayakkabı dolabı süsleyen güç gibi güçtür.

Arka fonda Orhan Gencebay çalıyor. “Aldı sevdiğimi verdi zulümü” derken,  yalnızlığın yanındaki peykede biriktiğini görüyorum. Tek başına anlamı olmayan bir cümle gibi. Sorsanız adının bile anlamı yoktur.  Siyah beyaz bir fotoğraf karesi bakar. Ancak yaşamaya mecburdur. Dünyanın en güçlü insanı bile buna yenilebilir; o halde o da buna dayanamaz.  Çünkü bu insanı kemiren bir durumdur. Ekmeği kemirir gibi. Raflara bakar durur. Ekmeğin miktarını gösterirken bir adisyonda, yazılar daha da küçülür. Yakın bir gözlüğün çerçevesinde kaybolur gider. Bir de zemberekli bir saatin kadranına bakarken… İnsanlar içinde uzun süre kalamadığı için bu mesleği tercih etmiştir. Yalnız gibi yalnızdır bakkallar.

Bense mükâlemeler içinde cebi delik toz içinde biriyim. Her şey gönlümden ziyade cebimde birikir. Adisyonlar da dâhil.

Televizyonda 20 bin öğretmenin atanamadığını anlatıyor spiker. İkimiz de televizyona bakıyoruz, eski bir gelenek gibi.

Bakkal, parayı çekmeceye koyarken;

– Tahsil önemli bu devirde, dedi. İnsanı insandan ayıran eğitimdir. Ancak oda işe yaramıyor artık.

İnsanı sistematik bir şekilde sınıflandırarak düşündü ve ekledi;

– Biz de okuyamadık bakkal olduk, dedi. Baba mesleğini yürütüyoruz. Bazen iyi ki bu mesleği yapıyorum diyorum. İşsiz kalmaktan iyidir.

Haklıydı ama yanılıyordu. Güldüm ama cevap vermedim. İçimden -insanı insandan ayıran eğitim değil yalnızlıktır.- dedim. Sonra çıktım oradan. Soğuk bir ayran içmek istedim. Vazgeçtim ekmekten bir parça kopardım yedim. Olsaydı horoz şekeri de yerdim.

Ben dağların rengine bakıp, ormanların kokusunu içine çekerek, çiçeklere dokunan arılar gibi tek başına dolaşıyorum. Herkesle ortak bir yönüm var, ama hepsinden uzak bir insanım. Kimseye çarpmadan, tutunuyorum hayata. Bu yüzden ellerimdeki ekmek, tek başına mühim değildir. Para da. Ancak insan tek başına anlamlıdır, özenle seçilmiş buklelerime tutunur ve  orada saklanır.

Merve Koçhan

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz