Editörün Önerisi: Surette Muhtar, Hakikatte Mecbur Olmak

Büyük sedirin güneş alan ucunda, çıplak cama karşı öylece bir cenin gibi kıvrılmış göğe bakıyorum. Sabah hasta uyandım ve sorunumun ne olduğunu düşünüyorum. Aslında dün de omuzlarımda kırkayak gibi yürüyen soğuk ürpertiler vardı. 4 yıldır yaptığım meditasyon ve buna 6 aydır yogayı da dahil edersem pek hasta olmayan biri olarak bende değişenin, böyle yardan aşağı yuvarlanan ağırlığın ne olduğunu sorguluyorum. Hastalık da geçer sağlık da; şu yeryüzünde birer hakikat taşıyıcısı olarak geçip giden bir aynayız yalnızca, bir ziyaretçi. Emir geldiğinde olmuş tatlı armutlar gibi düşeriz toprağa, evet ama bendeki bu iflah olmaz bilmek arzusu bu ağırlığın ne olduğunu bulup onunla yüzleşmemi söylüyor.

Kendimi öyle berbat hissediyorum ki hem her yerim ağrıyor hem de hiçbir yerimi hissetmiyorum. Sadece böyle anne karnına dönmek isteyen biri gibi burada böylece…  Başım bir tuğla kadar ağır ve üşüyorum. Demin bir çabayla kalkıp aynaya bakınca karşımda bir Medusa gördüm ve yeniden cenin şeklini alıp bu dünyadan nasıl kurtulurumu kurcalamaya başladım. Sonra aniden zınk diye fark ettim: Beni bu hale koyan bir duygu, hatta duygular zinciri. Yaşama karşı ne yapsan hiçbir işe yaramadığı o kör noktadaydım! Ne yapsam faydasız gibiydi. Ama bu açık kırgınlığın altında başka bir şey olmalı. Onu da bulup çıkarmalı…

Son birkaç haftadır elimdeki o dev projeyi çöpe attım ve başıma ne geldiyse işte bu okumak ve yazmaktan geldiğini düşündüm. İnsanın böylesine emek verdiği bir dosyayı çöpe atması sevdiğinden ayrılması demek… Ama ben sahiden ne yapmaya çalışıyordum? Bunun kime ne faydası vardı? Ve böylece önce suratıma çarpan o boşlukta sendeledim. Her şeyden okumak edimi çıkınca geriye ne kalır? Ruhsal bir körlük sadece, sağa sola çarpıp durmak…

Ruhun toprağını besleyen güneşi kestin şimdi burada güneşin önünde kıvrılmanın faydası ne?

İşte böyle boşluğun çeperlerine çarpa durdukça bir an geldi kendimi kitle zihninin orta yerine attım. Orada hiç tanımadığım biri, biraz da mizah katarak hayattan ne kadar bezmiş olduğunu anlatıyor ve sözü ‘Ne söylesem boşa Leyla’m’ diyerek bitiriyordu.

Gerçekten ne söylesek boşa mıydı? Bu cümle adeta ekranın camından fırladı ve benim kendi iç dünyamda can çekişip duran edimlerin en başına geldi kuruldu.  Hiç tanımadığım biri bana oradan hayatımı özetliyor gibiydi. Yazmak boşuna mıydı? Söylemek? Haykırmak? Ya Sevmek? Yapmak boşuna mıydı?

Bir cenin gibi kıvrıldığım şu yerde sol tarafıma döndüm ama hâlâ sırtıma güneş değmiyordu. Hâlâ üşüyordum, hâlâ ağzımda o kayış tadı vardı. Yeniden kendime döndüm, hayata karşı kırgınlık duymanın bir kat altındaki o duyguyu da buldum: Direnmek!

Yaşamın akışına direnmek!

Ne var ki yaşamın akışı da, bu akışa uymak da acı veriyordu! Zamanı yarıp sonsuzluğa ilerleyen bu iki tarafı keskin yaşamak hançerini çok dikkatle tutmak gerekiyordu. Akışa uymak başlangıçta kontrolü kaybettiğin duygusunu da birlikte getiriyordu. Burada başka bir şey olmalıydı.

Yeniden sağ yanıma dönüp mavi göğe ve bulutlara bakmaya devam ettim. Ne söylesem boşa Leyla’m diye mırıldandım. Cama ışığın vurduğu yerde dünkü yağmurun izlerine bakıyordum. Akışa direnmenin neden acı verdiğini de işte o anda yakaladım. Bende değişen ne vardı?

İnsana duyduğum sevgi azalmasa da matlaşıyordu. İnsana yakın durmanın gerekliliğine ve samimiyete inanan biri için insana duyduğun sevginin matlaşması bir risk. Özne ışıltısını kaybedince cümlede geriye ne kalır?

Mizahın izaha ihtiyacı yok ama izahın mizaha ihtiyacı var. İnsanı geri plana itersek anlam yitip gidiyordu. Hayat, yaptığın işler angarya olup çıkıyordu, kimsenin de kıymet bildiği yoktu. Evet evet, aklımın söylediğiydi bu. Hâlâ köpekleri ve göğü seviyordum, kuşları, kiraz çiçeklerini, leylakları… Ama insanlar… Onlar ne zordu.

Gerçekten böyle miydi? İnsan neden zor olsun? İnsan hep olduğu gibi… Değişen düşüncelerimiz ve bunlardan doğan duygularımız. Böylece düşünce makaramı geriye sarıp berraklığı nerede yitirdiğimi aramaya koyuldum. İpin düğüm olduğu o ilk yerde direnmenin hemen yanında yargılamak vardı. Böylece zihnimdeki yargıları kaldırmaya çalışmakla işe koyuldum. Yargılar azaldıkça direnç azalıyordu. İkinci düğüm etiketlemek, üçüncü memnuniyetsizlik, dördüncü… Ve en nihayetinde beni Bütün’den koparıp atan o kör düğümün etrafında fırdolayı dönüyordum.

Oysa hepimiz Biriz. Hepimiz aynı varlık denizinde birbirimize kopmaz şekilde tutunmuşuz.

İnsana tahammülün azaldığı o kaygan zeminde bir adım geri çekilip cenin pozisyonundan başımı kaldırdım ve ihtiyacım olan duygunun en çok hangisi olduğunu aradım. Başarılı olduğun duygusu? Yenilmezlik, kolaylık, sevgi? Burada dürüst olmak bir düğümü açmaya çalışırken yakaladığın ipin ucunu sağlamca tutmaya benziyor. Büyük Akıl, derin zihin ona ne derseniz bana cevap vereceğini bilerek sordum.

İhtiyacım olan duygu hangisi?

Büyük Aklın sesi düşünceler ve ego devreden çıktığından duyulur olur. Orada tüm düşüncelerin ardında, tüm yargıların, sanrıların da arkasında, senin varlığının silindiği yerde o tek Gerçeğin sesi… Battaniyeyi bir ucundan tutup üzerime çektim, mavi göğü gözlerimin önünden iteledim, kıvrılmış bir kedi gibi uykuya daldım. Zihin uykuya daldığında bedenin faaliyetleri devam eder, nefes alıp verirsin, iç organlardaki çalışmalar sürer. Ama aynı zamanda uykuya geçtiğinde sonsuzluk alıcıların da açılır. Çünkü bebek saflığına geri döndün, bilmezliğin engin bilgeliğine yanaştın.  Varlığını uyku denen silgiyle süpürüp attın böylece Tanrısallığa yakınlaştın.

Gözlerimi yumup kıvrıldığım o yerde Büyük Akıl bana cevabı verdi,

‘Coşku…’

Gözlerimi yeniden açtığımda ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Ben uyurken dünyada neler olmuştu, kayda değer bir şeyleri kaçırmış mıydım? Çok yalnız kalmış mıydım burada uyurken? Çok savunmasız? Başımın ağrısı azalmıştı, şükür.

Zihin uyandığı anda çalışmaya başlıyordu ama ben tüm bu hengâme içinde Büyük Aklın sesini anımsayabildim: Coşku! Evet coşku!

Siz uyurken milyarlarca şey olur. Bir fasulye bitkisi o tuhaf zekâsıyla bir sırığa sarılır, bağlanır, tutunur, biraz daha büyür. Bir çocuk ağlar, annesine tutunur, sarılır. Birileri âşık olur, sevdiğinin hayaline sarılır. Kimi dua eder Allah’ın ipine sarılır. Bir yerde kemanın telleri titreşir o dev titreşime katılır, ona sarılır. Dünya dönmeye devam eder, galaksinin dönüş hareketine katılır. Her şey dev bir sarmal misali sarılmaya devam eder. Bunların hepsi Bütün’ün o muazzam hareketine dâhildir, hepsi tutunmak bağlanmak. Parçanın Bütün’e duyduğu aşk! Tamamlanma hissi ve ihtiyacı…

Biz uyurken işte bu sonsuzluk hareketine şahdamarından bağlanıyoruz, parça Bütün’e en yakından dâhil olur, içerden. Küçük bir mozaik taşı iken o mozaiğin bizzat tüm deseni olup çıkarsın. Bu yüzden cevap geliverir: Coşku! Bunda tuhaf olan bir şey yoktur. Büyük Aklın sesi her zaman hayra yönelik, yüceltici ve sevgi doludur.

Ne var ki halen daha keyifsizdim, coşku cevabı sorunumu çözebilecek miydi? Aslında bir sorun yoktu yalnızca sorum vardı. Yüzümü limonu ilk defa tatmış bir bebek gibi ekşitmeye devam ediyordu bu hayat. Ne yapsam, nereye gitsem beni açmıyordu.

Beni benden ne kurtarabilirdi?

Coşkunun tam olarak ne olduğunun peşine düşmeliydim. Aksi alıklık olurdu. Biri bana coşku nedir diye sorsa ne cevap verirdim? İngilizce’de coşku anlamına gelen enthusiasm sözcüğünün aslında Tanrı’ya yakınlık olduğunu, coşkunun bir zıddı olmadığını biliyordum. Ama coşku dendiğinde aklıma şu geliyordu:

Göğsündeki Gökyüzü’nde anlattığım Safran karakteri ki gerçekte yaşayan biridir, Allah ona uzun, bereketli ömür versin, bir gün şöyle bir şey anlatmıştı. Kelimeler tam böyle olmasa da şuna yakındı,

‘Bir gün Hacı Bayram Camii’ne gittim. Dışarıda bir kadınla selamlaştım. Kadın bana caminin altındaki o mahzenlere girdiğinden bahsetti. Biraz da muhabbeti koyulaştırmak için kadına iki simit aldım, dedim ki ne gördün anlat bana. Kadın da anlatmaya başladı.

-İndik aşağıya ama ne zor, ne dar. Zorlukla aşağı iniyorsun. Orada büyük, kalınca zincirler var.

Ben sordum, kadın bir taraftan simidini yerken anlatmaya devam etti,

-Ne işe yarıyormuş o zincirler?

-İşte Hazret zikre başlamadan evvel o zincirlerle bağlanıyormuş. Anlattıklarına göre öylesine kendinden geçiyormuş. Zincirler onun için.

Safran burada durdu, orada tam ne söylediğini harfi harfine anımsayamasam da şuna benzer bir şeydi söylediği:

‘Mübarek kendini bağlatıyordu zincirle. Beden, azalar, zikre başladığında duramıyordu…’

Safran’ın anlattığı burada bitiyor. Dikkat ettiyseniz burada coşku sözcüğü yok ama coşkunun ta kendisi burada! Bizim normalde hissettiğimiz coşku duygusu bu çılgın aşkta yaşanan coşku duygusunun binlerce perde ardından yansıyan görüntüsü olmalı, başka ne olabilir? Modern insan böyle bir sahneyi zihninde canlandırmakta dahi zorlanır.

Allah sırlarını yüceltsin, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin bu hali nasıl bir yangın idi? Nasıl delice bir aşk? Tüm beden azalarının çıldırdığı nasıl bir anmaktır bu?

Sevdiğinin güzel adını andığında olacaklar yüzünden kendini zincire vurduran biri… Kalp volkanı taştığında lavların ateşi vurduğunda tabiri caizse azaları deliren biri… Adını her anmada canı canından giden, canına can yeniden gelen… Adını her andığında topuğundan saç diplerine kadar topyekûn sevdiği kesilen… Bu eşsiz ritimle gezegenler gibi dönen? Yerinde duramayan, artık adını anınca durması mümkün olamayan, yar yolunda su gibi coşkuyla çağlayan? Kendi varlığını soğan kabuğu gibi kat kat soyunan? Anmakla anmanın ötesine geçen, yüreğin doru atını aklın varamadığı o akıl almaz doruklara süren…

Hünkârım bu ne büyük devlettir!

Gözümüz seğirdiğinde bile ne olduğuna dikkat kesiliriz. İstemsizce, kontrolümüz dışında olan bir şeydir bu. Bir de sevdiğini anınca en basit tabirle eli, kolu istemsizce hareket eden, tüm bedeni kendiliğinden durdurulamaz bir şekilde sarsılan, şahlanan biri düşünün. Bu öylesine delice bir şahlanma ki onu zincirle bağlamak ihtiyacı doğuyor.

Beni kendine bağla sevdiğim demenin beden hali.

Beni kendine bağla sevdiğim, öylesine bağla ki çözülmek mümkün olmasın. Bedenim, azalarım hasretinden çıldırsa da adını anınca beni sana sıkıca bağla!

Nasıl bir yüksek akım içinden geçiyor, bu nasıl bir kendini kaybediş? Bilimin bunu açıklayabilmesini isterdim. Elbette bu yalnızca Allah’ın dostlarına, velilere has bir durum… Sıra dışı ve hatta akıl dışı bir hal.

Coşkuyla devam edelim. Yukarıda dediğim gibi bizim hissedebildiğimiz coşku bu tür bir aşkın binlerce hatta belki de milyonlarca perde ardından görünüşüdür. Ama şunu sormadık: Neden aşk, muhabbet veya güven değil de coşku? Büyük Akıl neden coşku demiş olabilir?

Çünkü coşkuda minnettarlık vardır; aşk, teslimiyet, güven, kavuşma. Coşku tüm güzel duyguların geçidi gibidir, apaydınlık bir fener alayı… Tüm pırıltıların derdest edildiği bir ışıklı top gibi sizi kuşatır, içine alır. Coşkuda sen yoksun her şeyle bir olmaya durduğun yer orası.

Coşkuda cesaret vardır, dönüştürme gücüne sahiptir o. Yüreğinde kadim bir coşku varsa Neşet Ertaş gibi aşktaki hüznü ‘Yazımı kışa çevirdin. Karlar yağdı başa Leyla’m. Viran oldu evim yurdum. Ne söylesem boşa Leyla’m’ diyerek sonsuzluğa ilmek gibi atar, bağlarsın. Hem de öyle bir bağlamaktır ki bu, yaşamın o dev dalga hareketini eğip bükersin. Çünkü o sözler yangın yerine dönmüş bir yürekten çıktı, o dev sevgi sarmalına bağlandı, sarıldı, sarmalandı, tutundu. Burada akışın ne olduğunu daha net görebiliyoruz artık. Her şey Bir’e doğru akmada, ona tutunma, bağlanma, sarılma çabası içindedir. Var olan her şey…

Coşku işte bu akışın ta kendisidir. Onda direnmek yoktur, katılma, bütün olma, tamamlanma vardır. Yargılamak yerine sevgiyle kabul etme, dışlama yerine Bir olduğunu bilme vardır. Coşkuda kazanma yahut yenilgi de yoktur, nasıl olsun ki yenilgi ya da savaş ikiliğin olduğu yerde olur, coşkuda yalnızca Birlik vardır. Aynı zamanda insana duyulan sevginin zirvesidir o. Yaşam hareketinin en berrak görüntüsü. Kontrol ihtiyacından sıyrılmış varoluştur. Neden böyle oldu yerine, ‘Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.’ diyen coşkudur. Fiili değil Faili gören gözdür coşku, zuhurata tâbi olan Allah’a satılmış olma halidir. Teslimiyettir. Coşkulu ruh mütevekkildir. Büyük resmi görebilen gönlün bildiğidir.

Her coşkuda neşe vardır, mutlaka sevinçtir o! Yukarıda söylediğim mizahın izaha ihtiyacı yok ama izahın mizaha vardır cümlesine dokunabiliriz burada. Coşkuda öylesine gizli bir mizah vardır ki adeta varlığın yakıtının neşe olduğunu düşündürür insana. Burada mizahı şaka yapma değil eğlenme anlamında kullanıyorum. Varlığın eğlencesi coşkudur amma o Birliğe varılırsa…

Belki de biz unuttuk. Organların yakıtı işte o Birlikten neşet eden neşe ve sevinçtir. Hacı Bayram Hazretlerinin, o büyük velinin Allah’ın adını andığında o mübarek azaların durdurulamaz bir şekilde hareket etmesi neyle açıklanabilir?  Belki kavuşmaktan doğan mutluluktur o, baş edilmez sevinçtir, gönençtir.  Bedenin ve ruhun aynı anda aşkla şahlanışı…

Coşkuda beden ve ruhun aynı dilde konuşması, aynı harfte buluşması vardır. İnsanın da insana duyulan sevginin de en canlı rengidir. Tanrı’nın sevgisi, soluğudur o! Temiz hava gibi, berrak sular gibi. Her güzel duygunun bir ucu coşkuya bağlıdır. Bizi etkileyen her müzik coşkunun titreşimlerini de içerir.

Uyandığım yerde, sedirin güneş alan ucunda çıplak cama vuran ışığa bir daha baktım. Başımı yeniden bu kez teşekkür için göğe kaldırdım. Üzerimdeki battaniyeyi sıyırıp kalktım.

Ne söylesem boşa Leyla’m dedim gülümseyerek. Kimse duymadı ama herkes ve her şey işitti.

Allah yâr…

Leyla Karaca

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz