Damağında ıslak toprak tadıyla uyandı. Kıyamet kopmuş gibi ağır bir uğultu, pas kokusu, endişe, dilini ortadan ayıracak güçte bir korkuydu bu. Gözünü açtığında ilk gördüğü şey, çamura batmış elleriydi. Hafızası, mermer kadar temizdi. Hiçbir şey yoktu orada. Tanımlamalara koyuldu nesneyi. Yağmur çiseliyordu. Burnunda inceden kan kokusu. Ölmüş müydü yoksa?..

Dünya düz bir tepsiymiş de sonundan aşağı düşmüş gibiydi. İnsan, tepetaklak olmayı baykuşlardan mı öğrenmişti? Vücudunu hissetmeye çalıştı. Bacaklarında köpekçe bir ağrı vardı. Isırılıp sokağa fırlatılan elma kadar anlamsız hissediyordu. İşin ucunda bir arabanın onu ezme riski vardı. Ya da bir tren, sesiyle bastırabilirdi varlığını. Şafak yeni sökmüştü. Üşüyordu. Burada bu kayıp toprağın üzerinde ne işi vardı? “Allah kahretsin! ” dedi. Belki de gerçekten lanetlenmiş, diş artığı olmuştu. Hava aydınlanınca bulunduğu yeri incelemeye başladı. Gri bir gök vardı tepesinde. Göğün bir güne gri bir renkte başlaması ne kadar da karamsar bir tavırdı. Sağ tarafa baktı, belli belirsiz çıplak ağaçlar vardı. Bazılarının üstünde kin biriktiren kuzgunlar oturmuştu. Kuzgunlar şu an onun için ne düşünüyordu acaba. ” kayıp bir fani daha! ” demiş olabilirlerdi. Birazdan kahkaha atacaklardı yüksek ihtimal. Bu çukurda saplanmış olmak, adını dahi unutmuş olmak…

Başını sol tarafa çevirdi, yitik birkaç bina vardı uzaktan görünen. Hemen birkaç metre ötedeyse tren rayları vardı. Göz keskinliği zayıflığa uğramıştı. Görüntü katmanlara bölünüyordu ara ara. Sıkıca kapadı gözünü, belki de her şey bir kabustu, birazdan uyanacağı bir evi ve yatağı vardı belki. Belki işte. İnsan belkilerle aynada ne çok çizerdi yüzünü. Gözünü yumması bir işe yaramadı. Her şey olduğu gibiydi. Kışın toprak altında kalan nergis soğanı gibi yavaş yavaş zemine yuvarlanmıştı sanki. Ayağa kalkacak gücü bulamıyordu kendinde. İçinde solgun bir ip. Tüm ağrıları büyütüp ağzına kusuyordu. İpin ortasında kirlenmiş küflü bir yara vardı. Küf, süte dökülen birkaç damla kan gibi genişliyordu ipte, içinde. Serçeden bozma fısıltılar, kulağına sonunu bağırıyordu. Katlanmış bahçe hortumu gibi içinde devleşen bir kaos vardı. Lanet olsun ki kim olduğunu bir türlü hatırlamıyordu. Çamura batmış parmak uçlarıyla yanaklarına dokundu. Korkunç bir zemindi bu. Kesilmiş ayna yüzünden patates kabuğu fışkırıyordu sanki. Burnuna dokundu, bunun burda ne işi var diye düşündü. Manzarasını kapatmıyor muydu? Nefes aldı. Kaos boğazına dolmuştu. Gri gök üzerine kapaklandı. Sarsıntı, sarsıntı, sarsıntı. Deli bir acı ve korkuydu bu. Beyin damarları infilak edercesine şişmişti. O böyle hissediyordu. Fareler kırmızı kabloyu kemirip duruyordu içinde. “Lanet olsun patlayacak, patlayacak! ” diye bağırdı. Yer sarsıldı, yer sarsılıyordu gerçekten. Kulağında kül rengi bir çığlık, duman. Soluna devirdi başını. Nesnesi parçalanmış, korkunç uzun bir yılan, üzerine doğru çığlık ata ata koşuyordu, hayır! uçuyordu, sürünüyordu. Delice bağırmaya başladı, ağladı. Başını iki avucunun arasında mengene gibi sıkıştırdı. Kuzgunlar kahkaha atıyorlar mıydı şimdi. Atıyorlardı evet atıyorlardı. Yılan gri bir metal, parçalanmış bir şeydi. Öyle öfkeliydi ki bu yılan, burnundan dumanlar çıkıyordu. ” Ben bir şey yapmadım, ne olur gelme! ” diye bağırdı. Ama  bu yılan çok öfkeliydi. Gözü görmüyordu hiçbir şeyi. Yılan, rayların üzerinden kaosunu kustu üstüne. İçinde biriken kaos da patlamıştı böylece. Başı avuçları arasında, gri göğün altında, nefes almayı bırakmıştı. Bir kuzgun çıplak ağacını terkedip adamın üstüne tünedi. Gagasını burnuna vurdu. Kahkaha attı kuzgun! Evet, burnu manzarayı kapatıyordu. Haklıydı.

Ayşe Gönenç

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz