İnsan bir mağarada gibidir. Elleri kolları zincirlenmiştir. Gördüğü bütün şeyler, mağarada Karagöz ve Hacivat gibi gölge oyunudur. Bu insanların zincirlerini kırsan, onları gün yüzüne çıkarsan, gerçek görüntüler göstersen de o insanlar gerçeği alıştıkları siluetler olarak görürler ve bu yeni görüntülerin asıl gerçek olmadığını savunur ve sana düşman olurlar.

Eflatun (Aristo) İskenderiye Kütüphanesi’nde uzun yıllar çalışıp memleketine döndüğünde kaleme aldığı Devlet kitabında aynen böyle anlatır ve şöyle bitirir sözünü: “İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir. Yeraltındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak meseller (idea’lar) âlemine yükselen ruh…”

Dreyfus Davası ve Entelektüel: Dünü Bugünü

Tarihine bakarsak, Gomperz “İsa’dan önce beşinci asır” diyor. Helenlerin sosyal hayatında yeni bir insan belirmişti. Oyunları izleme için Olempi’ye veya başka bir siteye koşan kalabalığın önünde sofistler vardı. Mor bir kaftan giymiş ozanlar gibi, ama eski destanları değil, kendi yazdığı nutukları okuyorlardı.

Kari Vorlander; “Sofistlerin hizmeti, devirlerinin ilmi belgelerini halkın anlayacağı bir tarza koymak, malumatı yaymak, herkesi tenvir eylemek olmuştur. Sofistler, hem ahlak, hem de düşünce alanında birer devrimciydiler.” Ortaçağla birlikte Antik Yunan’ın tüm kurum ve kuruluşları uzun, ölümcül bir uykuya daldılar, tarih sahnesine yeni devrimci bir sınıf olan burjuvazi çıkana kadar.

İntelijansiyanın oluşumu çağdaş Avrupa’da Fransız Devrimi ile başlar. Yeni doğan bu sınıf için hür düşünme eğilimi lüks değil, hayati bir ihtiyaç halini almıştı. Ortaçağın dar yapısı içinde sıkışıp kalan burjuvazi, hayat sahasını fethetmek zorundaydı. Feodalitenin totem ve tabuları,  hür düşüncenin dinamitiyle artırılmadıkça böyle bir fetih gerçekleşemezdi. Çağımızın ilk entelektüelleri ansiklopedistlerdir.

Voltaire, Goethe ve diğer ansiklopedistler tarih sahnesine birer put kırıcı olarak çıkarlar. Goethe, Rönesans’ın son dâhisidir, doğrudan doğruya Lenardo’nun çocuğu. Voltaire ile beraber feodal değerlerin topyekûn tahribi başlar. Burada amaç elbette mevcut değerleri, hiyerarşiyi yıkmak ve yeni bir değerler dünyası kurmaktır.

Sartre’ı dinlersek; “Şuurlanan burjuvazinin yeni bir ideolojiye ihtiyacı vardır. Bu dünya görüşünü rahipler değil, pratik bilgi uzmanları kuracaktır. Kanun adamları (Montesquieu), edebiyatçılar (Voltaire, Diderot, Rousseau), matematikçiler (d’Alembert), bir vergi mültezimi (Helvetius), hekimler vs. rahibin yerine geçecek ve filozof adını benimseyeceklerdir; filozof yani bilgelik dostu. Filozoflar hürriyet ve serbest araştırma hakkı isterler. Bu, düşüncenin bağımsızlığını istemektir, uygulamalı çalışmalar başka türlü yapılamaz. Filozoflar da bugünkü entelektüeller gibi, bir ideoloji kurucusudur; mekanik ve analitik ilimciliğe dayanan bir ideolojiyi eritmek ve yıkmaktı. Otorite prensibinin reddi, serbest ticareti güçleştiren engellerin yok edilmesi, ilmi kanunların dünyaca geçerliliği, feodal ayrıcılık ve ayrımcılıklara karşı insanın cihanşümul değeri ve sonunda burjuva hümanizmini bayraklaştıran formül: Her insan burjuvadır, her burjuva insandır. XVIII. asır, aydınların altın çağıdır. Burjuvazinin kucağından doğan, terbiye edilen, yetiştirilen filozoflar onunla tam bir anlaşma halindedir.” [1]

Dreyfus Davası; casusluk yaptı diye tutuklanan kurmay yüzbaşı. Bir yanda devlet. Kilisesi, ordusu, genelkurmayı ve bütün saygıdeğer müesseseleri ile Fransa. Ötede adalet ve hakikate susamış bir avuç yazar. 14 Ocak 1893 tarihli L’Aurore gazetesi Entelektüellerin Beyannamesi’ni yayımlar. Gelenekle kalem arasındaki bu savaşın başkahramanı Zola, çağın en belirgin entelektüel tipi. O tarihten sonra entelektüel, yazı ve söz aracılığı ile toplumun şuurlanmasına[2] yardım eden kişi olur. Yol gösteren, aydınlatan, itham eden kişi. Kelime sol’un bayrağıdır artık. Sağ ise Dreyfus’e karşı olanlar için, Dreyfus’ün mahkemesi askeri yargının işiydi. Entelektüeller sanığın suçsuzluğunu haykırırken yetkilerini aşıyorlardı. Sağ, Dreyfus Davası’ndan beri entelektüele şüpheyle bakar.

Filozofların torunları, XIX. yüzyılın son otuz yılında yeni bir isim taktılar kendilerine: Entelektüel.

İktisadi altyapı oldukça değişmiş, işçi sınıfı güçlenmiş, burjuva ideolojisi parçalanmıştı.

Entelektüeller yine bilgi teknisyenleri arasından çıkar, ama hâkim sınıftan değiller artık, sadece onun tarafından seçilmekte, onun tarafından görevlendirilmektedirler. Üniversite, sanayinin emrindedir.

Entelektüellerden beklenen iş, teknik bilgilere dayanarak hâkim sınıfın çıkarlarını korumak, düşman ideolojilere karşı ideolojisini güçlendirmek, ayakta tutmaktır. Görevleri, insanlığı birleştirmek değil, imtiyazları devam ettirmek. Bu ayrıcalık bazen gizlenir, Nazi aydınlarının saldırgan milliyetçiliği gibi, bazen açıkça haykırılır: Liberal hümanizma sahte bir insaniyetçilik gibidir. Bir kelimeyle söylersek; aydın, ajandır.

Elbette namuslu aydına kalan ise, kitaplardakilerle, yaşanan gerçek arasındaki uçurum(un) entelektüeli yaralamaktadır (yaralamasıdır). Artık o, kutsiyetine inandığı bir davanın alemdarı değil, mustarip bir vicdanı olmaktadır. Namuslu aydın, kucağında yaşadığı çevreye uymayandır. Koestler’i dinlersek, “Keyfi yerinde olanların hür düşünceye ne ihtiyacı var?” Ezilen büyük çoğunluğunsa bugün hür düşünceyi kullanmaya ne zamanı, ne de imkânı vardır.

Cemil Meriç’ten dinlersek: “Düşünce, mutlular için bir lüks, eksiklik duyan için ihtiyaç. Kitapla hayat, nazari bilgi ile günlük rutin arasındaki uçurum doldurulmadıkça, tefekkür iki kutuptan birine yönelecektir: Ütopya veya beyin yıkama. Üçüncü sınıf yavaş yavaş (burjuvazi) ilerici vasfını kaybetmiş, önce tutucu, sonra gereci olmuştur. İntelijansiya da gittikçe kopar bu sınıftan ve daha güçlü yandaşlar arar: Görevi, yıkıcılık ve yapıcılık. İntelijansiya tek başına gerçekleştiremez emellerini… Marksist teoriye göre: Namuslu aydın işçi sınıfının saflarına karışacak, ona tabiye ve sevkülceyş (strateji ve taktik) hocalığı yapacaktı. İntelijansiya korkak veya ehliyetsiz olduğu için mi yapamadı bunu…”

Peki ya bu entelektüel kimdir? Tanımlamaya çalışacağımız konunun bizzat içinden gelen seslere kulak verirsek sanırım daha açımlayıcı olur çabamız.

İonesco , “Tuhaf değil mi?” der, “Entelektüel ne büyük yazar, ne ünlü ressam, ne politika adamı ne de bilgin. Entelektüel kendi kendini inşa edemeyen adam, bir nevi mektep kaçağı.”

Guehenno, “Entelektüelin ilk vasfı dürüstlüktür. Her asrın, bilhassa bizimkinin bir Diyojen’e ihtiyacı var. Ama Diyojenliği göze alacak kadar pervasız, Diyojen’in sözlerine katlanacak kadar sabırlı insanlar nerede?”[3]

Maulnier, entelektüelin görevlerini şöyle sayar: “Düşünmek, doğruyu aramak, nesnel bilgiye ulaşmak. Entelektüel hiç kimseye ahmakça bir saygı göstermemeli, müesseseleşen doktrinlere kuşku ile bakmalı. Naslara bağlanmak kısırlaşmaktır. Gelenekle savaş, evet; modaya teslimiyet, hayır. Entelektüel, hükümlerini aklın ışığında vermelidir, tutkuların değil. Entelektüelin başlıca vasıflarından biri de hoşgörü.”

Valery, bir şair olarak belki de en güzelini söylemiş: “Entelektüellerin işi, her nesneyi remzine, yani kelimeye ve sembole bakarak irdelemek, gerçek eylemlerle tartmamak. Sözleri, bunun için şaşırtıcı, politikaları tehlikeli, zevkleri sahte, yüzeyseldir.  Sosyal birer uyarıcıdır entelektüeller. Ve her uyarıcı gibi yararlıdır, hem de zararlı.”

Fransa’nın dışına çıkarsak Schumpeter, “Entelektüel, tarif edilmesi kolay olmayan sosyal bir tip. Hatta entelektüellerin özelliklerinden biri de tarifindeki güçlük. Entelektüeller köylü gibi, sanayi işçisi gibi, ayrı bir sınıf değildirler. Toplumun her tabakasından kopup gelirler. Faaliyetlerinin büyük bir kısmı birbirlerini hırpalamaya harcanır.”

Varoluşçuların entelektüel anlayışı da müphem ve kaypak. Entelektüel, olaylar karşısında her an yeni bir vaziyet almak, kendini ayarlamak zorundadır. Yalnız ‘hakikate angaje’dir o, değişen, gelişen hakikate.

Sartre, Fransız aydınının entelektüel anlayışını şöyle belirtir: Entelektüel, zekâ ile ilgili bir faaliyet (müspet ilimler, tatbiki ilimler, tıp, edebiyat vb.) sayesinde az veya çok isim yapan ve kazandığı ünü kötüye kullanarak toplumu ve kurulu düzeni eleştiren bir nevi insan.”

Türk Aydınlarına göre değerlendirilirse. Ziya Gökalp der ki: “Halka doğru gitmek ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin münevverlerine, mütefekkirlerine o milletin güzideleri adı verilir. Güzideler yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla beraber halktan ayrılmış olanlardır. İşte halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır.” [4]

Anlaşılıyor ki, Gökalp’e göre münevverin iki vasfı var: 1) Yüksek tahsil yapmak, 2) Halk Kopmak Bu tarifi Zola’dan Sartre’a kadar Batı’nın hiçbir aydınına uygulamak kabil değildir sanıyoruz.

Ancak İlkçağ aydınlarına bakarsak, sanırım coğrafyalar arası yolculuğa katlanıp bir kitap, bir kütüphane veya bir öğretici kutup bulmak için neler yaptıklarını, dönemlerinin bütün önemli kitaplarına ulaşmak istediklerini görürüz.

Mustafa Şekip der ki: “Fransızcada münevver (intellectuel) lafzından evvel mütefekkir (pensur) kelimesi kullanılırdı. Bu tehavvül neden? Mütefekkir nefsini ta’mik eden ve kendini mevzu ittihaz eden kimse kimselere deniyor. Münevver’de ise insani şeyleri derinleştiren, bunlardan hikmet dersleri çıkaran bir mütefekkirden ziyade, âlemi tecdid ve istihalelere uğratacak keşfiyat ve mesaide bulunan insan manası vardır. Batılılar Yunan ve Roma medeniyetlerinin şaheserleriyle kendi milletlerinin büyük klasiklerini asıl metinlerinden okumakta idi.” Cemil Meriç’e göre bu tarif yanlış; Comte, Marx, Spencer gibi nesnel gerçekle uğraşan düşünce adamlarına ‘pensur’ demeyecek miyiz?

1958’lere gelindiğinde Kasım İsmail, Hafta dergisinde açtığı bir ankette aydını şöyle tarif eder: “Aydın, dünya meselelerine şahsi meselelerden daha çok kafasında yer ayırma itiyadını kazanmış ve gözünü kulağını olup bitenlere açık bulundurmasını bilen insana, cemiyetin taktığı izafi bir isimdir.”

Cemil Meriç’e dönersek: “Entelektüel, zamanının irfanına sahip olacaktır. Ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilecek, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayacaktır. Peşin hükümlere iltifat etmeyecek, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendirecektir. Başlıca vasfı dürüst, uyanık ve cesur olmaktır. Yani bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir. Biz de Schumpeter gibi düşünüyoruz. Entelektüel, tariflere hapsedilemez. Mefhumu dalgalanışları içinde kavramak tarihe başvurmakla kabil. Batı intelijansiyasının bazı üyeleri, önce düşünce bağımsızlığını elde etmek hakkını kaybettiler. Sonra böyle bir kaygıları da kalmadı. Sonra kümelendikleri partilerin uşakları oldular, sekter ve bağnaz birer uşak. En iyileri ise, feci bir akıbete uğradı. Devrimci entelektüelin kaderi, daha çok devrimin başarıya ulaşacağı sanılan bir ülkede, yani Almanya’da hazin oldu. Ama Batı intelijansiyasının büyük çoğunluğu bu kanlı Olemp’e hiçbir zaman kabul edilmedi: Kimse istemiyordu onları, olsa olsa birer yol arkadaşıydılar, bir arabanın beşinci tekeri. Nazizm, Avrupa kıtasının intelijansiyasını yok ederken, ne yaptığını pekâlâ biliyordu.” [5][6]

Kaynak: Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, 1997, Ankara.

Mehmet Özgür Ersan

[1] (Jean-Paul Sartre, Plaidoyer pour les intellectuels, Paris: Gallimard, l972, s.l8.)

[2] Bilinçlenmesine

[3] Guehenno

[4]  Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları

[5] Milli Mecmua, sayı l,  1927

[6] (Arthur Koestler, Le Yogi et le Commissaire, Charlot, Paris, 1946 s.93-97-100-109’dan aktaran: Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları, 1997, Ankara.)

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz