Nisan-Mayıs 2015’te “Türkiye’nin ilk, sesli edebiyat ve sanat dergisi” olma iddiasıyla yola çıkan Fosforlu Elma, Nisan- Mayıs 2016’da dördüncü sayısını çıkararak birinci yılını doldurdu. Aslında iki ayda bir çıkan dergi bazı sarkmalar sonucu ilk yılında toplam dört kez çıktı. Elimizdeki bu dört sayı üzerinden Fosforlu Elma’ya dair genel bir okuma yapmak niyetindeyiz. İlk sayıdan son sayıya kadar olan değişim, dönüşüm ve gelişim bize bol bol malzeme sağlayacak nitelikte çünkü.

Fosforlu Elma’nın imtiyaz sahibi Abdullah Enes Aydın, genel yayın yönetmeni Hüseyin Dikmen ve sorumlu yazı işleri müdürü Bilal Çağlar dört sayı boyunca değişmemiş. Fakat yayın editörleri kısmında daimi bir hareketlilik göze çarpıyor. İlk sayının yayın editörleri Muhammet Safa Yıldız, Sadi Nalçacıgil, Yavuzhan Çağlayan’a; ikinci sayıda Hatice Aydın da ekleniyor. Hatice Aydın ilk sayıda yayın editörü olarak anılmasa da Stadyumları Yakmak isimli öyküsüyle ilk sayının en dikkat çeken öykücülerindendi. Üçüncü sayıda da yayın editörü olan Hatice Aydın’ın dördüncü  sayıda derginin herhangi bir yerinde olmadığını görüyoruz. Üçüncü sayıda Huriye Yılmazel ve Umut Cahid’in de dahil edildiği bu kısım, dördüncü sayıda Yavuzhan Çağlayan’ın çıkıp Talha Ulukır’ın girdiği bir alan olarak şimdilik tamamlanıyor.

Yayın danışmanı unvanıyla ilk üç sayıda gördüğümüz Mehmet Tümöz ismi, dördüncü sayıda yerini yayın koordinatörü namıyla Mehmet Biter’e bırakmış. Mehmet Tümöz adını üçüncü sayıda içerikte de göremiyoruz. İlk iki sayı tek başına, üçüncü sayıda Huriye Yılmazel ile birlikte son okumayı yapan Umut Cahid ise, dördüncü sayıdan itibaren yerini Merve Yavuz’a bırakıyor.

Merve Yavuz’dan söz açılmışken, bu isim üzerinden fakat başka bir alandan devam etmek istiyorum. Ön sayfadaki isim değişiklikleri, gidenler, gelenler curcunasının yoğunluğuna rağmen dergi; katı sabitleriyle yola devam ediyor aslında. Merve Yavuz ilk sayıdaki öyküsünü bir kenara bırakacak olursak öyküler, kitaplar, yazarlar üzerine yazıyor mesela. İkinci sayıda Yalnızız ve Peyami Safa’dan, üçüncü sayıda Vüs’at O. Bener’in Havva öyküsünden, dördüncü sayıda ise İhsan Oktay Anar’ın Amat romanından bahsetmiş. Aynı şekilde Nilüfer Göktaş ilk iki sayıda “Fasılhane” başlığı ile yazdığı müzik yazılarını, ilk üç sayı boyunca da 20. Sayfadan girmiş. Dördüncü sayıda sayfa sayısı 26’ya ilerlemekle beraber müzik yazılarının istikrarlı bir şekilde devam ettiğini görüyoruz. Ayrıca ilk yazılardaki tutukluk da kalkmış ortadan. Nilüfer son sayıda daha rahat, daha kendinden emin sesleniyor bize. Aynı şekilde Selda Kurt da ilk sayıda biyografilerle göz kırpmıştı dergiye. İlk sayıda yazılan Zonaro biyografisi ikinci sayıda beklediğimiz gibi ressamlarla değil hüsn ü hat hakkında yazılan bir denemeyle ilerlemişti. Fakat üçüncü sayıda tekrar bir biyografiyle gördük Selda’yı. Kahlo’yu özene bezene yazmıştı. Ressam biyografileri oturdu artık galiba dedik ama dördüncü sayı çıktığında bu sefer Selda’yı hiç göremedik.

Çoğu dergi için kalıplar halinde alanlar ve sabit kurallar yok elbette. Hani “Selda hep ressam biyografisi yazsın.” gibi. Ama Fosforlu Elma için konuşursak ben gözle görünür bir sabitliğin olduğunu düşünüyorum. Muhsin Kandıralı ve Resitaller mesela. İlk sayıdaki Rimel Resitali şiirinin ardından ikinci sayıda Samandıra Resitali, üçüncü sayıda Resital Risalesi, dördüncü sayıda da Gregor’un Surlarda Gezinmesi Resitali’ni yayımladı Muhsin Kandıralı. Ya da Hüseyin Dikmen’in ikinci sayıdaki saksı şekilli çoğunlukla aynı kelimelerle başlayan şiiri; üçüncü ve dördüncü sayılarda fark edileceği üzere özellikle Hulusi Turhan için büyük bir ilham olmuş gibi görünüyor. Bilal Çağlar ise dört sayıdır istikrarlı bir şekilde popülist bir söyleme evriliyor şiir dilinde. Sabitlerden ilerleyecek olursak Deniz Çobaner de bir görünüp bir kaybolmuş, ikinci ve dördüncü sayılarda sinema yazıları yazmış. Son sayıda sinema yazılarında Faruk Mustafa Ekici ve Talha Ulukır’ı da görüyoruz.

Fosforlu Elma’dan bahsederken Deveran ve Saye dergilerini de anmak gerekiyor. Deveran’ın görünen yüzü Mehmet Biter ve Saye’nin görünen yüzü Dilek Öksüz ilk sayıda Fosforlu Elma’ya eser vermişti. Fosforlu Elma ekibinin çoğu, Müebbet Edebiyat dergisinde acemiliğini attığı için bir nevi “abilik” yapıyordu Saye ve Deveran’a. Birlikte oturulan masalar lafı nereye getirdi, nasıl oldu, öncesinde illa ki belirtileri vardı ama nihayetinde Dilek Saye’den Mehmet de Deveran’dan ayrılarak Fosforlu Elma’ya geçti. Son sayıyla birlikte Dilek’i öykü editörü, Mehmet’i de yayın koordinatörü olarak görüyoruz. Ben bu yazıyı hazırlarken Ahmet Doğan de Hırka’yı bıraktı. Yakında onun ismini de ilk sayfada sol tarafta göreceğime hemen hemen eminim. Bu üç isme Emine Yıldız’ı da dahil etmek istiyorum zira hala çıkarıyor mu bilmiyorum ama Aydos diye bir dergi çıkarıyordu o da. Fosforlu Elma etrafındaki bu insanların kıymetini biliyor ve onları evine davet ediyor.

Bir yılın sonundaki dördüncü sayıyla birlikte daha oturmuş bir Fosforlu Elma görüyoruz. Sayfaların tepesine konan elmalarda yazan bölüm isimleri oldukça faydalı ve işlevsel olmuş. Çünkü bazen, özellikle genç öykücülerin deneme mi, anı mı, öykü mü yazdığı anlaşılmıyor. Her şeye benzediği için hiçbir şeye benzemeyen metinlerle karşılaşabiliyoruz. En azından bu şekilde derginin neye şiir, neye deneme, neye öykü dediğini de öğrenebiliriz. Zira dergi camiasında gittikçe artan bir “türsüzlük” görünüyor. Sayfanın tepesine konan bu elmalarda toplam on üç kısım var. Şiir, deneme, röportaj, öykü, sinema, masal, tercüme, inceleme, kitap, hasbihal, arpacık, gezi, fikriyat. Daha önceki böyle bir ayrışmanın olmaması ufak çapta bir karışıklık yaratıyordu gerçekten. Çünkü Fosforlu Elma her şey olmak, çok iyi iş yapmak iddiasıyla ortaya çıkan bir dergiydi ve bir yılın sonunda ulaştıkları bu oturmuşluk en azından iddialarının peşinde koştuklarını gösterdi.

İddia demişken en başta da söylediğimiz gibi Fosforlu Elma “Türkiye’nin ilk, sesli edebiyat ve sanat dergisi” olmak için yola çıkmıştı. Siteler alındı, kuruldu, seslendirmeler yapıldı, karekodlar yerleştirildi, ilk sayı görme engelli Reyyan Kevser’e ithaf edildi vs ama şahsen ben sesli sitenin hedeflendiği kadar aktif şekilde kullanıldığını görmedim. İlk sayıda neredeyse her eser seslendirilmiş, neredeyse her esere karekodlar yerleştirilmişti. Altyapı tam oturmadığından olsa gerek teknik sıkıntılar bitmek bilmedi. İkinci ve üçüncü sayılarda da yoğun olarak yerleştirilen karekodlar çalıştı mı, istenen verim alındı mı tam olarak emin değilim. Fakat dördüncü sayıda karekodların birdenbire ve hiçbir açıklama yapılmadan ortadan kaybolmasına bakılırsa bunun cevabı belli. Fosforlu Elma diğer bütün dergiler gibi “normal” olmuş. (Müzik sayfasındaki iki karekod hariç)

Fosforlu Elma hakkında bir diğer ilginç şey ise şu. Hüseyin Dikmen ve Abdullah Enes Aydın Konya’da çıkan Müebbet Edebiyat’tan ayrılıp İstanbul’da çıkmasını istedikleri “merkezi” bir dergi kurmaya karar verince gerçekten güçlü bir sesleri vardı. Teknolojinin sosyal medyasından tut kayıtlar almasına kadar her şeyinden yararlanacaklar, her yere ulaşmaya çalışacaklar, görselliğe ve işitmeye çok daha fazla önem vereceklerdi. Fakat derginin ilk sayısından beri sosyal medyada özellikle bir görünmeme çabası olduğunu seziyorum. Bir ağırlık, bir “onlar bizi görsün, fark etsin”cilik ya da benim yanlış tanımladığım bir başka gerçek. Gerçek olduğu noktasında kararlıyım çünkü dergi çıkmaya başladıktan sonra Hüseyin Dikmen, Abdullah Enes Aydın ve Bilal Çağlar’ın sosyal medya görünürlükleri de azaldı. Belki de bunun sebebi gerek özel hayatlarında, gerekse dergi çatısı altında düzenli ve yoğun olarak “gerçek” edebi sohbetler yapmaları olabilir.

İşitsel maceradan biraz bahsettik. Görsel maceraya geçecek olursak Fosforlu Elma’nın bu alanda istikrarlı bir şekilde yükseldiğini görmekteyiz. İlk sayıda çizimi olanlar Elif Kübra Çakır, M. Ahmet Demir ve Yusuf Albayrak’a, ikinci sayıda Bilal Karaca ve Hazal Sezgin de ekleniyor. Üçüncü sayıya yakın, fotoğraf alanında bir atak yaşanıyor ve Fazıl Köprü Fosforlu Elma için Türkiye’yi dolaşıp fotoğraflar çekiyor. Onun haricinde benim de kulağıma çalınmıştı Fosforlu Elma’nın bilmem kaç tane fotoğrafçısının olduğu. Yine üçüncü sayıyla birlikte İlker Karaca da dahil oluyor çizim ekibine. Son sayıda ise Elif Yılmaz ve Hilal Yaşaroğlu imzalarını da görüyoruz ekipte. Fotoğraflar öykülerde, çizimler ise şiirde temaya uygun olarak, oldukça başarılı bir şekilde kullanılıyor.

Dört sayının öykülerine bakacak olursak; ilk sayıda Emine Yıldız’ın “Göğün Kuşağı”, ikinci sayıda Hatice Aydın’ın “Kiraz Gibisin Kasım”, üçüncü sayıda Gülşen Funda Çelik’in “Botanik Balkon No:310”, dördüncü sayıda Merve Kaya’nın “Ağrı” isimli öyküleri oldukça dikkat çekiyor. Emine Yıldız’dan özellikle bahsetmek istiyorum çünkü ilk sayıdan son sayıya kadar bir ivme kazanma değil düşüş görüyorum onda. Bunun sebebinin de sürekli “kurmaca” işine girmesi olduğunu düşüyorum. Oyun kurma işini tadında bırakırsa mükemmel öyküler yazacağından eminim. Elbette bu benim şahsi kanaatim ama artık Emine Yıldız’ı daha büyük “hikayeler” ile okumak istiyorum.

Fosforlu Elma’daki tercüme alanı ise ilk sayıdan beri üzerinde durulan bir kısım. İlk sayıda Umut Cahid Osmanlıca’dan, Emre Susam Türkmence’den çeviri yapmış; Zahid Ademi ise Boşnak ve Boşnak milli öyküsünden bahsetmişti. İkinci sayıda yine Umut Cahid ve Osmanlıca, Zefir Ademi’nin Meşa Selimoviç çevirisi, Kürtçe bir şiirden M. İhsan Kandemir çevirisini görüyoruz. Üçüncü sayıda Umut Cahid Osmanlıca’dan, Emre Susam Tatarca’dan şiir, Zefir Ademi Boşnakça’dan öykü çevirmiş. Son sayıda Emre Susam ve Zefir Ademi çevirilerini tekrar görüyoruz. Bu alandaki yoğunluk gerçekten diğer kısımlara parmak ısırtacak nitelikte. Oldukça hoş ve başarılı.

Son sayıda sisteme oturan değişikliklerden biri de “kitap” kısmı. Bu sayıda Dilek Öksüz Osman Cihangir’in Hiçbir Zaman Yeterince Deliremeyeceğiz, Elif Karavaş ise Akif Hasan Kaya’nın Uzun ve Lacivert Günler adlı kitaplarını tanıtmış. İz Yayıncılıktan çıkan bu iki kitabı Barbar Kitap’tan Mehmet Akıncı imzasıyla çıkan İnce Türk ve Erol Kaf imzasıyla çıkan Kara Kafile izliyor. Kara Kafile’yi Fatma Soylu, İnce Türk’ü ise Saliha Soylu yazmış.

Röportaj kısmında ise iki ayrı isimle yapılan sayfalar dolusu muhabbet var. İlki Cengiz Özkan’la müzik üzerine, ikincisi Yalçın Armağan ile şiir üzerine. Her iki röportaj da oldukça besleyici fakat şiir üzerine olanın poetik anlamda daha çok ufuk ve kanal açtığını söyleyebiliriz.

Hasbıhal, arpacık, gezi, fikriyat kısımlarının net olarak ayrılması ve bu alanları dolduran yazılar son sayıda oldukça dikkat çekiyor. Tüm kısımlar o kadar dolu ki 136 sayfa olarak çıkmış dergi. Bu kısımlarda yazılarıyla dikkat çeken isimler Rahmi Oruç, Mehmet Biter ve Pelin Çalış.

Derginin çıkış sürecini en başından beri takip edenlerin daha iyi fark edeceği üzere Fosforlu Elma, yazarını ve şairini tembelliğe alıştırmıyor. Onları poetik metinler ve fikir yazıları yazması hususunda yönlendiriyor. Gelen eserden seçme yapıp işleri kolaylaştırmak, gerisinin peşine düşmemek gibi yanılgılara girmiyor. Elinde kim varsa onlarla konuşuyor, toplanıyor, okutuyor, tartışıyor ve karşılığını istiyor. İlk sayıdan son sayıya kadar verilmiş bu emeğin net karşılığını dördüncü sayıda açık açık görüyoruz zaten. Tüm ekibe nice yıllar diliyorum.

BİR ÖNERİ: Özellikle “sesli” dergi ve site konusunda söylediklerimden hareketle fakat daha genelde tüm bu gelişim ve olgunlaşmayı da göz önünde bulundurarak diyorum ki: “Fosforlu Elma sanki biraz geçmişte ve iddialarda kaldı. Gözlerimizin önünde rüştünü ispat eden bu dergi, kendine yeni bir ad mı verse?”

Gülhan Tuba Çelik

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz