4 yıl 8 hafta öncesi…

İlkokulda çöp atmak ve çöp kutusunun başında kalem açmak, bir dedikodu topluluğu koludur. Nasıl ki sağlık, edebiyat kolları varsa bu da ayrı bir topluluktur okulda. Kimi ilk aşk yeridir o çöp kutusu başında beklenen, kimi de baya okkalı, gıybetimsi cümle çöplüğüdür.  Dedikodu topluluğu başkanı bir kere gitmişse kalem açmaya, yanında kolun üyeleri gelir ve kalemliğinde var olan kalemlerin hepsini açmaya niyet eder. Önce öğretmene sonra sınıfa gayri ihtiyari sinsice bakılır. Öğretmen eğer durumu çakarsa tek ayak üzerinde durma, kulak burma gibi cezalarla topluluğu dağıtır. Ben de öyle bir sınıfta; el yazısı çirkin ve okunaksız, içine kapanık, yakalığında hiçbir zaman danteli olmamış, saç tellerinde at kuyruğu izinin çıktığı bir kız çocuğuydum. 23 Nisan şiirlerinin hepsini okumuşluğum, bir de törenlerde bayrak tutmuşluğum gururumdur.

O zamanlar 4+4+4 sistem yok. Tabii ki ortaokul diye bir şey de yok. 8. sınıfa kadar ilkokulsunuz ve bununla en az 14 yaşına kadar mutlu oluyorsunuz. Liseye İmam Hatip’te başlayınca; baba mesleğinin kokusu üzerine sinmiş, başörtüsünü bir türlü diğer kızlar gibi afili bağlayamayan, ama şair biri olarak kaydımı yaptırdığım ilk gün anlamıştım oraya ait olmadığımı… Sadece kızların olduğu, cinsiyet ayrımı kast sistemli bu eğitim yuvasında; lise aşkı yaşayamayacak ve bir minibüste ”Liselim” yazısına anlam veremeyecek oluşum, beceriksizlik olarak adlandırdığım o teneffüse kadar devam etmişti o koridorda. Kantin duvarına yaslanmış bir çift yeşil göze takılan ayaklarım, sakarlığına mahcup olup düşmüştü yeşil bir okyanusa. Boğulmak bir kader, balık tutmak ve balıklara yem olmaksa bir kehanetti.

Ne desem diye sorarken kendi kendime; ”Silginizi rica edebilir miyim?” diyordu içimden bir ses. Onsuz geçen zamanlara dair bir silinme duygusu barındırıyordum. Araştırmaya başladım kimmiş, neyin nesiymiş, hangi okul kulübündeymiş? Kısacası efendim; ”Oğlumuz ne işle meşgul?..”

Bir yandan da bu İmam Hatip bitince ne olacak derdindeyim. Sonunda karar vermiştim bir tespihin imamesi olmaya bu aşkta. O tespihin püskülü olacaktı. Bu aşk bir püsküllü bela olacaktı bana.

Babam merkez camiine atanmıştı. Sesi güzel değildi ama hafızdı. Sonra tevafuğun hayat içinde kullanılışına rastlamıştım. Çünkü babamın müezzinlik yaptığı camiinin imamının oğluydu o. İman böyle bir şey işte…

Gel zaman git zaman onun sınıfının önünden geçerken, zürafa gibi uzanan boynumun tutukluğunu fark eden müdür yardımcımızın hain bakışlarını, üzerimde yırtık bir ceket gibi buluyorum. Bir hafta sonu okulda, Arapça öğretmenimizin düzenlediği kursa sanki çizgili pijama ile gelmişim gibi muamele eden müdür yardımcımız, beni kolumdan tuttuğu gibi yakalayıp koridorda sürüklenen ayaklarımı onun sınıfına doğru götürüyor. Ve sırayı gösteriyor. Parmağının gösterdiği sıra benim yeşil gözün sırası. ”Gerisi sana kalmış” diye kurduğu cümlenin, çöpçatanlık barındırması beni korkutsa da gerisi bana kalmış derken yatak odası takımını kız tarafı alıyor buralarda. Acaba onu mu kast etti diye düşünüyorum.

Kurs çıkışında selamlaştığım bir güvercin aklıma zarf atıyor ”Mektup yaz!” Gece olunca mektup yazıyorum. Mektup ki içinde ”Seni seviyorum!” yazmıyor. Sadece onu ona anlatıyorum. Sanki müteşabih bir ayet ve ben ona bir tefsir yazıyorum. Mektubun sonu ”Sevgilerimle…” bitse bile imzası ”Meçhul” olarak geçiyor mazi kayıtlarına.

Bir aşk masalı yazılacak belli ki; İmam Hatip’in 1 Fatiha 3 İhlas okunmuş koridorlarında. Kız aşık ama oğlan kızı tanımıyor…

Bu aşkın benden iki dönem büyüklüğüne yenileceği, henüz kaderin bana yaptığı cilveli gülüşünden belli olmuyor. Mektuplar, her hafta sonu Arapça kursu bahanesi ile okula gelen kız tarafından oğlanın sırasının altında kalan kitabının arasına sıkışıyor.

Sonunda anlamıştı benim olduğumu ama tepki vermemişti. Ben de üzülmeye başlamıştım.Teneffüste sınıfta oturuyordum. Bir gün sınıf kapısından bakarken, onun bizim sınıfın kapısında olduğunu görünce, içime posta kutusunda mektuplar birikmiş özlemler bıraktığımı hissettim. O da seviyordu ama belli edemiyordu.

O sene mezun olacaktı. Karne günü, bir arkadaşından ısrar kıyamet aldığım numarasına mesaj atmıştım.”Lütfen giderken arkana bak seni seveni göreceksin.”

Karneler verilip dağılırken, arkasına bakınca beni görünce sadece gülümsemesi kalmıştı bana.

Evi bizim sokağın altındaydı. O yıl mezun olmuştu ve kazandığı ilahiyat fakültesini kazanabilmek için deliler gibi çalışıyordum. Okulda birinci olmuştum. Karne töreni saatinde, internet kafeye gidip oyuna dalınca ödülümü ve karnemi kürsüde alamamışlığımı ve hala ona aşık yanımı hatırlıyorum şimdi mezun olduğum okulun bahçesinde.

Mezun olduktan sonra okullar açılınca okula gitmek benim için zorlaşıyordu. Her gün evinin önünden geçiyordum. Odasının perdesi kapalıydı. Gelmemişti. Annesi o gittikten sonra hiç açmamıştı perdeyi. Bir gün açılır diye her okula giden sabah, o pencereye bakıp kalıyordum. Bir gün açılsa o perde, yüreğim yanacaktı. Ama hiç açılmadı…

Şimdi hatırlıyorum da rüyalarımda hep iki kızım olurdu. Birisinin ismi Eylül, birisinin ismi Nisan. İki mevsim bırakmıştı bu aşk bana sonbahar ve ilkbahar. Gözlerinin yeşili iman ettirirdi. Hem öyle derim. Hep öyle hatırlarım onu.

”bir gün o pencereyi açıp yüzün bırak orada,
bir gün gel…
okulun bahçesinden gülümsemeni al
ne varsa eskidi ama değerli
öyle gözlerin var ki İsviçre’yi bile savaşa sokabilirdi.”

Nilgün Deniz

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz