Durup dururken ellerime bakarım ben. Uzun uzun izlerim gergin ve şeffaf derimin altındaki mavi yeşil damarları. Geyik Dağı olur, Zengibar Kalesi olur, Göksu Nehri olur dağılırım. Büyükdayım Durali anlatır o kış kerpiç evlerini kapatacak kadar karın yağdığını. Hemen bir hava deliği açmış kürekle tepeye vura vura. “Allah’tan kapı içeri açılıyor. Yoksa ne mümkün çıkmak. Tam on sekiz gün canlı sinek görmedim. Kimse de gelemiyor öldü mü kaldı mı diye. On sekiz gün sonra dağlardan kar suları akıyor da eriyor höyükler. Çıkıp Boz Ahmet’in eve doğru yürüyorum. Baktım onlar da toplanmış beni yoklamaya geliyor ellerinde kazma kürekle. Kurt kuş bile yitti o sene. Canavarlar çıkıp ulurdu acından.” Baharda kar sularıyla dolup taşan Göksu, korsan yapısı Zengibar Kalesi, bin efsaneli Geyik Dağı toplanıyor ellerimde. Parmaklarımı birbirinden çözüyorum.

Fizikçi’nin iyisi Amerika’ya gider, kötüsü kumarhaneye düşer demişler ardımdan. Ahırın üstünde, hayatta oturan, abdest için yerinden kalkmadığı zamanlarda küllükte eşinen tavuk cücüğü izleyen dedem mestlerini, yaz kış kafasından çıkarmadığı terliğini, mintanın içine giydiği kirli sarı fanilaları , sünnete uygun kısalttığı sakallarını, bir zamanlar hoyrat ama şimdi yorulmuş bakışlarını bırakıp göçmeseydi de inanmazdı ellere. “Sen Âşık Ömer’in suyundan içtin oğul, sen Allah’a and etmiş Göksu’ya kurban verdin, sallansan da köklerin seni bırakmaz, kulak asma onlara.” derdi.

On sekiz aydır kimsesizim. Canlı sinek görmedim. İnsanlar geçip gidiyor yanımdan. Bir şeye dönüp bir daha bakmıyorlar, bir şeye dönüp bir daha baktığım yok. On sekizinci aydan sonra o gece sabaha karşı eve dönerken Sümbül Efendi Camii’nin çıkışındaki parkta gross yağı tenekesinde sönmeye yüz tutmuş bir ateş görüyorum. Tenekenin karşısındaki bankta adamın biri uyuyor. Yanında karton, plastik toplanan gri telizden el arabası. Kafama işliyor bu resim. İçmişim ama o adamın soğuğunu duyuyorum. Kimsesiz, karanlık, ruhsuz evime on sekiz aydır ilk defa koşarak çıkıyorum. Perdenin arkasına sinip bu sefer daha dikkatli, parka bakıyorum. O zaman fark ediyorum el arabasının tutamaklarına soktuğu gülleri. Yapma güller. Kurallara aykırı bu. Bildiğim her şey dönüyor kafamda. Bir evsiz neden çiçekler taşısın çöp topladığı arabasında. O gece huzursuz uyuyorum. Kalkıp camdan bakıyorum, camdan kalkıp yatıyorum. Uyandığımda gitmiş. Belli belirsiz bir kül lekesi görüyorum parkın arnavut kaldırımı alanında. Dedemin gözleri oluyorum sanki bir anlığına.

Yaz günleri Gezlevi’den kalkıp Dedemli’ye giderdik bazen. Mezarının başına varıp ikişer rekât namaz kılana kadar Seyit Bayram Veli’yi anlatırdı dedem. Kardeşi Kurt Musa’yla Horosan’dan geldiğini, buralarda dergâh kurduğunu söylerdi önce. Sonra masallar, cinler, periler, mucizeler birbirine karışıp dururdu. Misal, Dedemli kurulurken asasını yere vurunca çıkan sular on iki parçaya bölünürdü de geyik kılığına bürünen erenler o pınarlardan su içer, cinler su başlarına düğün alayları kurup eğlenirlerdi. Bereket, Kara Belen Tepesi’nde dönüp ardına bakan o gelinle birlikte Dedemli’de durmuş da o gelin sevmediği adama varıyor diye taşa dönüşüp buralarda kalmıştı. Oralarda taşlar, içinde entariyi de gelini de saklardı.

İkinci gün eve dönerken bir korku düşüyor içime. Ya gittiyse. Dedemin son zamanlarında  bakıp durduğu külleri de alıp gittiyse. O adamda bir şey var biliyorum. Taşın sakladığı entari gibi bir şey. Beni kurtaracak bir şey. Her gün iki paketten fazla içtiğim sigaranın acı tadı kayboluyor ağzımdan. Biliyorum bankında. Bakıyorum orada. Bu akşam erken de geldim farkında olmadan. Onun için koşturup durduğumu anlamadan. Bacak bacak üstüne atmış sigara içiyor şimdi. Hayda! Gülesim geliyor. “Burası bizim evden irahat.” derdi dedem duvar dibinde altını kerpice, yüzünü güneşe dayayınca. Eve çıkıp perdenin gerisinde devam ediyorum seyre. Arabasındaki siyah poşetin içinden uzun kartonlar alıp bankın üzerine ve yaslanılan yerine yayıyor. Katlanabilen ince bir sünger çıkarıp bunların üstüne seriyor. Kurduğu teşkilatı hayretle izliyorum yukarıdan. Sonra üç battaniye çıkıyor sarı kahverengi. Birini tek kat altına döşeyip ikisini ayırıyor. En son poşetin dibinde kalan şeyi –sanırım yastık- çıkarmadan başucuna koyup yatıyor. Bu arabayı çöp toplamak için değil eşyalarını taşımak için mi kullanıyor yoksa diye geçiyor içimden. Uyuyorum ateş yanıyor. Uyuyorum sönüyor. Uyuyorum küller soğumuş serilmiş yerlere. Uyanıyorum gitmiş.

Dedem nalbanttı. Toroslar’a inen çıkan deve kervanlarından görüp öğrenmiş bu işi. “Eskiden bir evde iki üç hayvan olurdu şimdi yok. Atı deveyi geçtim eşek kalmadı. Patpatlar çıktı gayri; kazma da onla, taşıma da onla. Benim kardeşim sepet örerdi Göksu yataklarındaki sorgun ağacının kollarından. Poşetler çıktı, naylonlar çıktı, o da bitti. Deli miydik depek miydik de uğraştık durduk tike tike? Bellediğin işi devam ettireceksin çünkü. Şimdiki gençler sergide kazandığı parayı ertesi gün Antalya’da yiyip geliyor. Hırı bereketi olmaz ki evladım böyle.”

Bugün iyice erken döndüm mahalleye. Evsiz adam daha gelmemiş. İlginç bir inatla bakıp duruyorum birazdan dolduracağı boşluğa. Geliyor. Zakkum ağacının dibine bırakıyor arabayı. Ufak bir poşet alıyor tutamaklarından. Açıyor. Camdan somun ekmeği görüyorum bir adet. Bir şeylere katık ederek yiyor. Biraz sonra birkaç adamla laflıyor. Tok bir sesi var. Güzel konuşuyor. O sırada arabasından kontrplak, tahta parçaları, dolap kapakları çıkarıp keserle kırıyor. Oil teneke de çıkıyor yerinden. Alev göklere yükseliyor. Birden bir sigara ikram ediyor birileri, üç beş genç geliyor ellerini ısıtmaya, fotoğraf çektiriyorlar evi olmayan adamla ateşin başında. İyice şaşırıyorum. Yaşamı böylesine kabullenişi mi dedemin tevekkülüne götürüyor beni?

Bizim evde dolap olmazdı geçmişte. Her odada kör delikler vardı, girinti. Oraya çakılan sivri tahtalar, paslı çivilere tutturulurdu birkaç göynek, birkaç pantolon, ceket, kasket. Tokaçlarla dövülüp kazanlarda kaynatılan sakız gibi iç donlar somyaların altında teştte. Kör deliğin dibinde tespihi, takkesi, Kuran, büyük dua kitabı, Bilal Baba’nın kıssaları, İrşad. Nereden geldiyse nasıl biriktiyse sanki bin yıldır öyle dururdu. Canı sıkkın olduğunda Bilal Baba’nın kitabını elime verip yüksek sesle okuturdu dedem. Okudukça Göksu’ya kapılıp giden babam, annem, ecim çıkar gelirdi mezarlarından sanki. Dışarıda kurtlar ulumaya başlar, soba boğulur, içeriyi duman kaplar, yan taraftaki soğuk odada kayılı yufka ekmeğin, kış elmasının, cevizin kokuları eşik altından dağılıp dururdu. Pencereden gelen kar ıslığına dedemin salâvatları karışır, ben gaz lambasının ışığında büyürken ruhlar kervanının karşısında büzüldükçe büzülürdüm.

İlkokulu bitirdiğimde ilköğretim sekiz yıla çıkarıldı. Sonraki yıl Korualan’a ortaokul, üç yıl sonra da lise yapıldı. Her sene üç beş öğrenci iyi üniversiteleri kazanınca Allah Allah dediler, var bunda bir iş. Aşık Ömer’in, Abdal Musa’nın, Seyit Bayram Veli’nin himmeti olsa gerek. Yolumuz böyle açıldı. İstanbul’a gelince gar çevrelerindeki küçük lokantaların menemenlerini sevdim en çok. Biber soğan bolluğundan domatesi görünmeyen menemenler. Dedemin yaptığı gibi. Sokum yapıp hızlı hızlı yerken yine karşımda sandım. Beklemedi. Son sene, ben fizikçi çıkacakken vadesi yetti. Haberi alınca lokantanın yanındaki kahvehaneye girip önce sigaraya, sonra okeye, en son el altından pokere bulaştım. Dedeme hiç benzemeyen küfürbaz adamlarla oynadım. Kendimden de şehirden de dünyadan da kaçtım.

Son gece, sabaha karşı itiş kakışa uyanıyorum. Hemen cama koşup perdeyi aralıyorum. “Sen burada kalamazsın kardeşim, her yeri kirletiyorsun, benim ailem var, çocuğum var, ya bu ateş sıçrasa şuralara, ya banklar yansa?” diye bağırıyor genç bir adam evsize.

Evsiz sakin. “Bak kardeşim ben bu ateşi yakıyorum çünkü soğuk. Ben buraları her sabah toplayıp temizliyorum da. Hadi diyelim bu ateş sıçradı. Diyorsun ki bank yanar. Ya ben yansam? Bank mı daha kıymetli ben mi?”

“Tabii ki bank daha kıymetli. Bu bank bu ülkenin. Devletin. Ama sen kimsenin değilsin. Ama sen kimsenin değilsin. Sen kimsenin değilsin. Kimsenin değilsin. Değilsin.”

Dedemin ölümünden sonra ilk defa hissediyorum yüreğimi. Genişliyor genişliyor genişliyor. Geyik Dağı un ufak oluyor, Göksu Akdeniz’e kadar taşıyor, Isauralı korsanlar Zengibar’ı yerle bir edip gidiyor. Göğsüm dolup boşalıyor. Taşıp kabarıyor. Nasıl olduğunu anlamadan parkta buluyorum kendimi. Bir evsiz, yüzü paramparça genç adamı elimden alıyor.

Gülhan Tuba Çelik

(Mahalle Mektebi dergisinin 28. sayısında (mart-nisan 2016) yayımlanmıştır.)

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz