Göz gözü görmüyordu. Rüzgâr yeri göğü silip süpürüyordu. Dalgalar bir adam boyu yükseliyordu. Dalgalar kıyıyı yalayıp yutuyordu. Kıyıda kumdan eser kalmamış. Çoluk çocuk ne varsa içine alıyordu dev dalgalar. İnsanları içine çekiyor yutuyordu.

Kocaman bir gemi dağa çarptı. Çatırtılar ardı ardına… Gemilerin parçaları dağılıp gitti. Geminin içindekiler mavi sulara gömüldü. Kalbi duracak gibiydi. Bir anda denizin üstünü cesetler kapladı. Kıyıda yalnızdı, çaresizdi, tir tir titriyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Onu kim kurtaracaktı. Denizdeki cesetlerden sorgulamalardan nasıl kurtulabilirdi? Sonuçta o geminin kaptanıydı. İyice azgın dalgalar hortuma dönüşüyordu. Yalnızdı, çaresizdi, üşüyordu. Dev bir dalga kıyıları yeniden süpürüyordu. Kendini dalganın üstünde buldu. Öylece dalgayla yuvarlanıyordu. Dev dalga denizin ortasına sürükledi onu. Denizin dalgaları ikiye bölündü. Bedeni derinliğe akıyordu sanki… Çok hafif tüy gibi… Derinlikte çivit mavisi, lavicert ve simsiyah tüyler vardı. Derinlikte çivit mavisi, lacivert, simsiyah taşlar vardı. Birbirlerine dokunuyordu taşlar ve tüyler. Fısıltılar geldi kulağına hafif hafif. “Korkma bizimlesin. Aramıza hoş geldin.” Ruhlar âleminde olduğunu fark etti. Poyraz Kaptan yani başındaydı. Çakırcalı öbür tarafında… Derinliğe baktıkça binlerce ruh yan yana koyun koyuna söyleşiyorlardı. Kulağına bazı sözler çalındı. “Alışamadı suyumuza. Zamanın ağına takılı sınırlı dünyanın insanları sonsuzluğun kudretini nasıl alacak ki… Sonsuzluğu tadan ölümlü olmayı istemez. Gidelim aramıza alalım onu fazla acı çekmesin.” Denizin dibinde dalgalar kucaklıyordu ruhları.

İki ruh geldi. Biri ağzına diğeri boğazına sarıldı. Nefes alamıyordu, boğuluyordu. Boğazına iki kaya parçası dayanmıştı. Son bir gayretle tüm gücünü topladı. Birden doğruldu. Gözlerini açtı Nefes nefese kalmıştı. Ter içinde kalmıştı. Kalbi hızlı hızlı atıyordu. Kendini yokladı. Yaşıyordu. Yataktaydı. Odanın iki penceresi açık… Rüzgâr tülleri savuruyordu. Pencerenin perdesi boğazına sarılmıştı. İlkin boğazını kurtardı perdeden. Düş gördüğünü anladı. Bir gerçek vardı ki gözlerine inanamadı. Az kalsın gerçek suda boğulacaktı. Akşam sular kesilmişti. Mutfak çeşmesini açık unutmuştu. Odanın içi dopdolu suydu. İlk kez yaşanan onca düşe ve gerçeğe rağmen. Kendine gülümsedi ve yüreğine dokundu. Ona çok şey borçluydu. Suya daldı. Şar teli kapattı ve kendine kopkoyu bir kahve yaptı. Evinin kapısı ısrarla vuruluyordu. Evin içindeki su, o yürüdükçe şıpır şıpır ediyordu. Kapıya uzandı ve kapıyı açtı.

Gözlerine inanamadı. Gözlerini iyice açtı. Tekrar tekrar baktı. İyice gördü. “Deniz sen miydin? Şey… Ben…” Bir kasa balık kapıda öylece duruyordu. Deniz Balıkçı hemen konuya girdi. Acelesi vardı. “ Hakkınız olan balıklar sen gelmeyince… Afiyet olsun. Zihnini yokladı. Balıklar kendi hakkıydı. Evde yalnızdı. Eşini ve çocuklarını köye göndermişti. Balıkları pişirecek ve yiyecek hiç hali yoktu. Odalar su içinde yüzüyordu. Hemen balkona çıktı. Yolu yarılamış olan Deniz Balıkçı’ya seslendi. Balık kasasını geri verdi. “Akşama sizdeyim. Mangalı bana bırak! Poyraz Kaptan’a, Çakırcalı’ya haber ver.” dedi. Geri döndü.
Balkon kapısını örttü. İçerdeki suyu nasıl boşaltacağını düşündü. Mutfakta kopkoyu soğuk kahve onu bekliyordu…

                                                                                                              Hatice ALTUNAY

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz