1999 yılında Selçuk Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümü son sınıf öğrencisiyken stajımı tamamlamak üzere; Meram ilçesine bağlı bir ilköğretim okuluna görevlendirilmiştim. Ocak ayıydı ve o yıl kış, beklenenden sert geçmekteydi. Merkezden uzak bir yer olduğundan gitmemek için bahaneler aradıysam da kendisiyle çalıştığım öğretmen, derslere girip aktif olarak ders anlatmam gerektiğini belirtti.

Hava buz gibiydi; kar yüzünüze çarpıyor, kirpiklerinizin arasından gözlerinize kaçarak yürümenizi zorlaştırıyordu. Egzozuyla yeri göğü dumana boğan, kırmızı rengi çamurdan kahverengiye dönüşmüş belediye otobüsleri göründüğünde içime işleyen soğuğun yerini otobüsün sıcak kaloriferi alacağını düşündükçe mutlu olurdum. Gençlerin, sevdiği kızların baş harflerini kazımak uğruna delik deşik ettikleri kahverengi derili koltuklara oturduğum anda artık çok daha farklı bir hayatın, düşüncelerin içine dalıverirdim. Donuk bir zaman diliminin tek hareket eden varlığıydım sanki. Uzun beton yığınlarını kısa sürede geçen otobüsün camından genellikle yeşil veya mavi demir kapılı tek katlı evleri, daracık sokakları izler; buradan işimi bir an önce bitirir bitirmez ayrılma isteği, diğer tarafta sonsuza dek burada kalma düşüncesi içimde bitmez bir mücadele verirdi.

Okulun kapısından görünür görünmez okulun tüm öğrencileri koşuşturarak etrafımı sararlar; etten, kemikten bir duvar örerlerdi. Acaba bu kadar sevilmeyi hak edecek ne yaptım diye kendime sorular sorup bu sevginin mahcubiyetini yaşarken içim kıpır kıpır olur, yaşama sevincim katlanarak artardı.

Öğretmenler odasına girdiğimde her zaman kaynayan bir çaydanlık olurdu, tam kaynama anında çıkardığı fokurtuyla sobanın üzerinde damlacıklar oluşturur, bu yuvarlak, iri su damlacıkları sağa sola çevrilerek yavaşça buharlaşır giderdi. Perdeleri ve duvarları II. Dünya savaşını anlatan filmlerde izlediğim mekanları yaşatıyor gibiydi. Burada zaman geriye gitmekteydi sanki. Öğretmenler kendi aralarında o kadar dayanışma içinde, o kadar neşeliydiler ki bir öğretmen adayı olarak kendimi onlardan daha yaşlı hissettiğim anlar olurdu. Bu okul mutlu bir okuldu öğrencileriyle, öğretmenleriyle… Ama imkanları da tam tersine çok kısıtlı bir okuldu; çayı o günün nöbetçi öğretmeni demliyor, tuvalet için dışarıda bir mekan kullanılıyor, hava eksi derecelere indiğinde çeşmelerde su donuyordu. Kantini de yoktu okulun, evden yiyecek bir şeyler getirmediysen aç kaldındı ve civarlarda bakkal yoktu.

Öğretmen, 8. sınıflara ders anlatma görevini bana vermişti. Geceler boyu ders çalışıyor, öğrencilere verilmesi en kolay yoldan bilgileri aktarmaya çalışıyordum. 8-A sınıfı ile aramızda, sınıfın kasvetli görünüşü, gri duvarlarının ötesinde tarifini yapamadığım çok güçlü bir bağ oluşmuştu. Bu çocuklar fakirliklerini, bu dondurucu soğukta yazlık ayakkabılarla dolaşmalarını temizlikleriyle, çalışkanlıklarıyla örten muhteşem çocuklardı. Ama Ayten ve Nurten öyle değildi. Dağınık saçlarıyla, yırtık kitap ve defterleriyle sınıftan çok bağımsız olan Ayten ve Nurten.. Nurten, Ayten’ e göre daha çalışkandı ama ben Ayten’ e daha çok yoğunlaşıyordum. Gözlerinde başka bir hüzün vardı. Okuduğumuz bir metinle ilgili olarak Ayten’ e yönelttiğim basit sorularla Ayten’ in bakışları tavana kayıyor, dudaklarını büzüyor, ellerini ovuşturuyordu. Ayten’ den hiçbir şekilde cevap alamıyordum. En sonunda: “Ayten, senin adın ne?” diye sordum. Aynı anlamsız bakışlar, aynı ürkeklik ve aynı ellerini gizleme isteği, yanlış cevap veririm korkusu… Teneffüste bir öğrencim yanıma gelerek bu ikiz kardeşlerin annesinin doğumdan hemen sonra öldüğünü; bu kızların bazen üvey annede, bazen babaannede büyüdüklerini anlattı. Demek bu çocuklar doğdukları andan itibaren gerçek bir anne şefkatinden mahrum olarak büyümüşlerdi. O günden sonra haftada 3 gün geldiğim bu okula 5 gün gelmeye, Ayten ve Nurten’ le ilgilenmeye başladım. Bana anlattıkları onca hikaye beni sarsıyor, hayatın gerçekleriyle bu kadar küçük yaşta tanışan bu küçük kızların durumu beni üzüyordu.

Ayten müzik dinlemeyi çok sevdiğini ama evlerinde müzik dinleyecek hiçbir şeyin olmadığını söyledi. Tek istediği evlerinin penceresinden dışarıya bakarak müzik dinlemekti. Ona “walkman”imden müzik dinlettim biraz. Kulaklıkları nasıl takacağını bilemeyen Ayten’in gözlerindeki ışıltı, tüm insanlığın karanlık dünyasını aydınlatıyordu. İnsan, bir müzik sesine nasıl bu kadar sevinebilir, nasıl bu kadar küçük bir şeyden mutlu olabilirdi ki? O aralar, Yesari Asım Arsoy’un “Sahildeki O Hoş Buseler” bestesini çok severdim. Ayten’ e dinlettiğim müzik de bu oldu. Onun gözleri dalıp gidiyordu, benim gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ayten ilk defa başka bir insanın duygularına tepki duyarak sordu: “Neyin var öğretmenim?” Cevabı geçiştirerek kendine güven duymaktan bahsettim. Artık öğretmenlerinin sorduğu soruları yanıtsız bırakmayacaktı, yanlış da olsa cevap verecekti. Onun bu sözüne karşılık ben de ona walkman alma sözü verdim.  O dönemlerde mp3 adındaki müzik çalarlar henüz çıkmamıştı, rahmetli babamın bana doğum günü hediyesi olarak aldığı  “walkman”le müzik dinleyebiliyordum.  Hayat mı pahalıydı, ürünler mi azdı, biz mi fakirdik bilemiyorum ama walkmani olan çok az kişi vardı. Kaseti içine koyup “play” tuşuna basarak  müzik dinlediğim bu alet benim için de çok değerliydi. Kendi walkmanimi ona vermektense başka bir çare düşünmeliydim. Ağzımdan çıkan bu sözün ciddiyetinin farkındaydım ve Ayten değişmekteydi. Ayten’ in değişimi onun mutluluğu ve hayata tutunmasıyla ilgili bir durumdu. Saçlarını da toplamaya başlamıştı. Dersleri hiç iyi olmadı. Diğer öğretmenlere sorduğumda derslere karşı ilgisiz tavrının devam ettiğini söylediler. Ama gülüyordu ya işte en büyük değişim buydu. Sürekli bana kendisine ne zaman walkman alacağımı soruyordu. Okuldaki staj sürem de doluyordu. Rahmetli babamın desteğiyle Ayten’ e bir walkman aldım; gizlice vermeliydim bunu, diğer çocukların görüp bana kırılmasını istemiyordum. Nihayet okuldaki son günümde Ayten ve Nurten’ in babaannesiyle tanışma bahanesiyle evlerine gittim, sıcak bir karşılamanın ardından çantamdan çıkardığım paketi Ayten’ e teslim ettim. Ürkekçe aldı; açmak istemedi. “Biliyorum ben onun içinde ne olduğunu.” dedi, hıçkırıklara boğuldu. Böyle yapmasının sebebini öğrendiğimde içimde bir yara açıldı; uzun zaman kapanmak bilmedi. “Gitme!” Bu sözüöylesine içtenlikle söylemişti ki beni annesi yerine koyduğunu o anda anladım. Bir süre konuştuktan sonra veda zamanı gelmişti, sevgiyle kucaklayarak teşekkür etti. Kendisini telefonla sık sık arayacağıma söz vererek uzaklaştım.

Dar sokaklardan, mavi boyalı demir kapılı evlerden geçerken biraz daha büyüdüğümü, olgunlaştığımı hissettim. Demek öğretmen olmak, bir çocuğun kalbini kazanabilmek böyle bir şeydi. Aradan yıllar geçmesine rağmen o okulu, o sıcacık sevgiyi, samimiyeti hiç unutamadım. Şimdi öğretmenliğimin 16. yılındayım. Gittiğim her okulda, gördüğüm her öğrencide o staj yaptığım okuldan, öğrencilerden izler aradım. Hepsinin gözlerindeki ışıltıyla sevindim ve üzüldüm. Öyle ya insan olmanın da, öğretmen olmanın da gereği bu değil miydi zaten?

Öğrencilerimin bana sevgi dolu yazılarını hala saklıyorum ve onların çoğuyla hala görüşüyorum. Hatta Tunahan adındaki öğrencime sözüm var: Onun nikah şahidi ben olacağım. Şu an askerde, döndükten sonra evlenmeyi planlıyor. Ha Ayten ve Nurten mi? Nurten, okudu, liseyi bitirdi. Evlendi, iki çocuğu var. Ayten… Ayten ise okumadı, walkmaniyle uzunca bir süre mutlu oldu. Evlenmedi. Felç olan babasına bakıyor. Ayten’le 3 yıldır görüşemiyoruz ama ne yapıyor, ne hissediyor diye ara ara aklıma gelir; hüzünlenirim.

Gül Yetişmiş

Kimler Neler Demiş?

avatar
Sıralama:   En Yeniler | Eskiler | Beğenilenler
esra
Ziyaretçi

hocam ben liseden esra demirbaş ben szi 3 4 yıldır görmediğime rağmen suan üniveritede sizi dile getırıyorum bızım böyle bı hocamız vardı çok merhametli çok iyiydi diye hikayenız çok güzel olmuş , duuygulandım siz size yakışanı yapmıssınız hocam sizi çok çok öpüyorum sizi sevıyorum 🙂

wpDiscuz