İstanbul’un kırsal kesimlerine yerleşirken kış, gökler bomboş kaldığında; şiirlerde olan ölüm dalgınlığı bürüyor bütün hikâyelerini insanların. Acıya tayin ederken bizi hayat, herkesin yeniden başlamayı istediği bir hikâyesi olmuyor da değil. Çalı bülbülleri kanatlarını yere değdirdiğinde içimden geçen onca mevsim yorgunu cümleler, istekler, beklentiler, tüm benliğimi sarmalıyor.  Sonra belli belirsiz tebessümlerin ardında yine bir kuş olup susmak düşüyor dilime.

Bu kış ayazlarında yüksek tepelerde yetişen meyve ağacının dallarından bir araya getirilerek elde edilen çalı süpürgesi, insan elinde kuvvetli bir canavara dönüşüyor.  Doğaya katıksız hizmet eden çöpçülerin sabah vakti yolları dört köşe temizlemesi bana hiçbir zaman kolay bir iş gibi gelmemiştir. Yürürken ezdiğim jelibon kağıdı gibi, bir yanım buruk adımlarla yol alırken, etrafı seyrediyorum…

Durak önleri, yol kenarları, araba arkalarında biriken çöpler gibi bir kenarda durasım var. Yeşil üniformaların içinde izmarit kokan ve şapka arasında saklanan banka eskimesi kâğıt paralar iç geçmişliğin dilinde elde tutulur bir çalı süpürgesidir. Yere değdiğinde çıkan o tenhalık sesi insanın ellerine kırağı çalıyor. Ağlamaya yerim yok diyorum, bütün tenhalar tutulunca. Sonra aklıma geliyor mazi hatıraları, dantel işleme kokuyor düşüncelerim.

Anneannem de iyi temizlerdi kıyı köşeyi. Yaşadığı yerde aldığı nefes, verdiği çaba doğaya edilen hizmet, tablodan fırlamış bir resim kadar berrak bir manzaradır. Ezan vakti kalkar önce inekleri sağar sonrada süpürürdü toprağa işlemiş acının rengini . Yerleri gezerken bir çöp dahi gözden kaçırmazdı. Yosun kaplı merdiven başları bile ezilirdi. Sonrasında yorgun. Ununu elemiş eleğini asmış biri için iyi başarı. Elleri nasır tutmuş, tomruk kemiklerini kesen süpürge, yüreğinde yerli bir maharet olur. Bir köşede dursun. Yerine de konur. Hazırda her zaman, asker gibi. Anneannem su içer, nefes alır. Başını düzeltir. Yeşile karışan çamur yüzde kara bir leke bırakır.   Bu leke emeğin ürünüdür ve bu ürün doğanın bir parçası olur yerleşir bağrıma.

O öyle temizlerken yanında olmalıydım. Ben mübarek, saçları dağılmış dişlek bir kız. Dünya dönüyor etrafımda dişlerime dolanıyor, gülüyorum. Düşünüyorum.  Hiç ev önü süpürmedim. Oysa bu matraş çantayı tutan ayak tabanlarımda kimin yürüyen sesiydi. Avare saçlarım, punto yazılarda bilgisayara yapışırken sürgün gibi masalarda, köyden çok uzakta çalışırdım. Ne kapı önü temizliği bilirdi pamuk şeker ellerim ne de soğuk bir suya değmiş yüzüm. Ancak bu bana Fahriyeyi anımsatır. O çok süpürürdü. Basma eteğini iç içe katlamış, demir kaplı ağzında bir sakız, bir elli boyunda bir kadıncağız. Fahriye abla sever, çekirdek çıtlatır sonra temizler, varsa çerez de yer. İyi bir insan olarak yaşar aramızda.  Sokakta kime sorsan tanır Fahriyeyi. El ile methederler. Bende severim. Çekirdeği ve Fahriye ablayı.  O süpürürken evin onu parfüm de kokar.

İşte yeşil bir bayrak gibi dört yana savrulurken çöpçümüz, sigaradan ciğerleri eski bir minibüs gibi ötüyor, yokuş yukarı. Beyaz bir dumanla yarım bir ağızdan çıkan o halka bulut, çatlamış dudaklarında, seçemediğim gözleriyle sulanıyor. O Fahriye Abladan daha da yorgundur. Kuru bir çalı süpürgesi ellerinde yılların yorgunluğuna bürünmeden önce nasıl da yeşildir,  dallarında sarı ve beyaz çiçekler dekoratif bir bitki gibi masada durmak ister. Zaman geçer eskir, zaman geçer solar. Kaybeder değerinden. Kırık kanatları, kahverengi dallarında dövme bir imalata dönüşür sadece. Değirmenler öğüten bir şarkı ekolü gibi, ıslanmaya hazırlar zemini. Ben bu bütün telaşın arasında yürürken avluyu temizleyen o eski kadınlar gibi suskun bir çalı süpürgesine dönüşüyorum. Üstümde siyah bir kaşe mont, dallarımda birikmiş birçok ağıt var.

İki çay şekeri gibi eriyip gidiyor ömrümüz. Asmalarda üzüm dökmeyen bir yaz da geçirdik. Rüzgârlarda dalganan sadece kuşlar olmadı.  Saksıda kolyoz çiçeği, pembesinden eskirken, sahilde gırgır tekneleri, martılarla dört döndü. Demir ayaklı bankların önünden eski bir çalı süpürgesi geçti. Yerler kalbimiz kadar eski ve temiz kaldı. Kış göçmeni kuşlar gibi diziliyoruz, kanat çırparak ya da yürüyerek şimdi hayata. Ya bir çöpçü, ya bir çalı süpürgesi, ya da sıradan bir memur gibi.

                                                                                                 Merve Koçhan

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz