Ben ve Hayat ve Ölüm – Rasim Özdenören

0
353

ben-hayat-olumBu hafta sonumu Rasim Özdenören’in “ben ve hayat ve ölüm” eserini okumaya ayıracağımı söylemiştim ve öyle de yaptım. İyi ki de yapmışım. Kitabın âlemimi bir hayli zorladığını baştan söylemeliyim. Basit bir meseleden nasıl olur da çetrefil konulara kolaylıkla izah getirilir anlamış oldum. Tecrübe kitaptaydı ve ben yazarın bu hayat tecrübesinden oldukça istifade ettim. Yazarın hayat tecrübesi derken, başkalarından elde edilen tecrübeler de burada zikredilmiş. Yazar öyle söylüyor. Her ne kadar başkalarına ait olduğu zikredilse bile bunlar da yazarın tecrübe hanesine pekâlâ yazılabilir. Tıpkı burada okuduklarımın benim tecrübe haneme yazılacağı gibi.
Henüz ilkokul çağlarındaydım. O yıllarda ölümler ve doğumlar oldukça ilgimi çekerdi. Çünkü her ikisi de yaşadığım çevre için büyük bir olaydı ve günlerce konuşulurdu. Ben ölüden, ölü görmekten korktum. Tabutlardan da çok korktum. Eskiden böylesi modern ve gözlerden uzakta, hayattan soyutlanmış gasilhaneler yoktu. Tabutlar ve teneşirler camilerin şadırvanlarının ve tuvaletlerinin yakın yerlerinde bulunurdu. İlkokul yıllarımda işte buralardan geçmeye çok korkar, geçmek zorunda kalırsam da bildiğim tüm duaları okurdum. Ölüm benden uzaktaydı o zamanlarda. Çünkü çocuktum ve de hasta değildim. Bilirdim ki ölüm yaşlı insanların ve hastaların başına gelirdi. Ama bilmezdim o zamanlar. Bir de annelerin başına gelirmiş. Çok sonraları öğrendim.
Nenemin ölümünü hatırlıyorum. Bahçe girişi çarşaflarla sarmalanmış, ölü teneşire yatırılmış ve çarşafların arasında kadınlar ölüyü yıkıyorlardı. Ben durur muyum koşar adımlarla oradan uzaklaştım. Ama yazarımız uzaklaşmamış. Meraklı diğer çocuklar gibi çarşafların arasından ilk defa şahit oldukları bir ölü yıkama ayinini izliyorlar. Tabii ki çevredekiler onları, “çocuklar, korkarsınız” diyerek oradan uzaklaştırıyor. Merak çocukların yoldaşıdır. “Onu n’apcaklar?” “Tabuta koyup götürecekler.” “Tabuta mı? Tabut da ne? Nereye götürecekler?” “Tabut, işte şu tahta sandık. Teyzeyi içine koyacaklar.” “Ama niçin?” “Ölüler tabuta konulur, öyle mezara götürülür. Daha önce de namazını kılarlar.” “Annesi de orda olur mu ölünün?” “Hayır, onu bir başına gömerler.” “Gömerler mi?” “Evet, gömerler. Üstünü de toprakla örterler.” “Ama annesi yanında değilse korkmaz mı o?” “Hayır, ölüler korkmaz.” “Ben ölü olmaktan korkarım, ölü olmak istemiyorum ben.” Konuşma böyledir. Bu konuşmada sanırım sizin de benim de en can alıcı bulduğumuz yer, “Annesi yanında değilse korkmaz mı?” cümlesidir. Ben o yaşlarda ölüm üzerine bu kadar derinlikli düşünemedim. Aklıma gelmedi korunma duygusu. Annelerin sığınak ve korunak olduğunu bilmiyordum. Başıma gelmeyen aklıma nasıl gelsindi?

Koruyucunuzu, annenizi, şefkatinizi, merhametinizi, siz henüz daha üç aylıkken ölüm melekleri onu alıp götürmüş ise korkunun sebebinin annesizlik olduğunu nerden bileceksiniz?
Okuduğunuz kitapta kendinizi bulmuşsanız daha bir zevkle devam edersiniz. Bamya’nın tanımı yapılırken, bamyadan zehirlenen hastanın unutulması ilginç bir deneme’ydi. Bir deneme’sinde “Yaşamayı sevmesini beceremeyen ölüm de anlamını yitiriyor; ölümün anlamını yitirdiği yerde hayat da anlamını yitiriyor.” diyor yazar. Yaşamayı seviyorum diyor. Yalnızlığı sorguluyor. Sadece yalnızlığı değil, kibir ve rüya’yı, beğenilme duygusu’nu anlatıyor. İnsanın kendini beğendirmesinin kolay olmadığını ve bunun bir çaba gerektirdiğini söylüyor. Yine beğenilme konusu içerisinde “Başkasını aldatmadığını söyleyen birisi bu sözüne inanıyorsa kendini aldatıyordur, bu sözünü inanmadan söylüyorsa başkasını aldatıyordur.” diyor. Kitapta aylaklık ve serserilikle ilgili uzun uzadıya yazılar okuyorum. Savaşı ve barışı da. Tövbe konusunda anlattığı Ka’ab bin malik’in öyküsü aklımdan çıkmayacak. O hakkında ayet inen sahabi. Münafıklar gibi yalan söylemeyip doğru kalan, ve boykot cezası alan, elli gün boyunca affedilme ümidiyle yanıp tutuşan Ka’ab bin Malik’in öyküsünü nasıl unuturum.
Kitapta çok konu var. Aşk da var, hayat da. Günah da var sevap da. Ama bir konu daha var ki o da başlı başına üzerinde düşünmemi gerektirdi: Suç ve ceza. Nasıl olmuşsa olmuş kahramanımız birinci sınıftayken derste yüksek sesle gülmüş. Bunun üzerine öğretmen de ona kapının yanında tek ayak üstünde durma cezası vermiş. O cezasını çekerken bir başka arkadaşı da yine bir başka fiilden dolayı tek ayak üstünde durma cezası almış. O arkadaşı biraz “kurnaz”mış. Öğretmen arkasını döndüğü zaman öğretmenin geri döneceği zamanı kollayıp ayağını yere koyuyormuş. Hatta nasılsa öğretmen görmüyor, sen de aynısını yap diye de kahramanımızı iknaya çalışıyormuş. Derken tenefüs zili çalmış. Zil çalar çalmaz arkadaşı cezayı mezayı bırakıp sınıftan koşarak çıkmış. Öğretmen de sınıfı terk etmiş. Ama kendisi tek ayak üzerinde durmaya devam etmiş. O sırada oradan geçmekte olan başöğretmen durumu gördüğünde “Neden böyle duruyorsun?” demiş, olayı anlatmış. “Tamam evladım, cezan bitti, artık ayağını indirebilirsin.” Kabul etmemiş, “Bu cezayı bana öğretmenimiz verdi, onun kaldırması gerekmez mi? demiş. Başöğretmen bu duruma hak verip öğretmeni çağırmış ve ona kendi hatırı için kahramanımızı affetmesini söylemiş. Öğretmen de affetmiş. Bu olaylar sırasında diğer ceza alan çocuk ortalarda zaten yok, o kendi kendisini çoktan affetmiş. Bunu nereye bağlıyor yazar? Önemli olan bu: Başöğretmenin durumunu şahsa karşı işlenmiş bir cezayı affeden devletin durumuna benzetiyor. Suçun mağduru başkasıyken, devlet mağdurun yerine kendisini koyarak (oysa böyle bir şey olamaz!)af çıkartabilmektedir. Oysa af yetkisi mağdurlara bırakılsa, adalet tatmin edici bir biçimde sağlanmış olur diyor.

Biraz uzun oldu. Yazacak çok şey var. Buraya yazmasam da ben alacağımı aldım bu kitaptan. Aldıklarımı unutursam tekrar bakayım diye başucumda tutacağım bu kitabı. Bu vesileyle yazarın diğer kitaplarını da aynı heyecanla okumak istiyorum.

Ben ve Hayat ve Ölüm, Rasim Özdenören, İz Yayıncılık, İstanbul

                                                                                                           Sait Köşk

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz