Günün ilk ışıklarıyla şehre giriyorum. Gök parçalı bulutlu, güneş eski gelinler gibi kaçamak bakışlarla bakıyor. Semt sakin; şehirde tarçın kokuları… Ülke yeterince karışık. Bir yerlerde batırdığı işinin üzerine; erik ağacının altında, batan günle ilk kez tanışan bir adam var. Bir öğretmen, çocuklara haritada kıtaları tanıtıyor. Bir başka öğretmen, iki haftadır yolda olan kargosundan önce memleketine vardı varacak. Bir çocuk yeni öğrendiği duayı gördüğü dört insandan ikisine tekrar tekrar okuyor. Her şey yolunda yani, ben de öyle.. Vedalar kadar kavuşmalarım da stabile bağlanmış durumda ve bana birazdan bir ilkbahar var..

Geçen kış için  birkaç gün önce kurşun döktürmüşüm. Kurşun kelimesiyle bir cümlede geçebilmenin tek yolu olarak bunu bulmuşum. Diğeri yol değil, son…

“Ölmeden önce yapılması gerekenler” listesini huşuyla okumuşum evet. Ama bu ölmem için yeterli bir sebep mi Allah aşkına? “Yapmadan önce ölünmesi gerekenler listesi” yapılmadı hem.  Lafı uzatayım, ömrümde uzar bu ara, ben şimdi ölemem.

Av tüfeği asılmış duvarları, perdesi penceresinden uzun tutulmuş evleri, cumaları beyaz giymiş kadınları görmedim ki daha. Hem ölürsem, işe bilirkişiler, failler, tanıklar girecek. Demirin bir ucunu tuttukları gibi ellerine bulaşmış pasın tabirine kalkışacaklar; paslanmak ne bilmeden… Bir fala bakar gibi merak dolu olacaklar. Yetmeyecek, seheri kaçırmış kadınlar dolacak eve; kuşluk vakti uyanmış kadınlar. Kaçırılmış bir uçak yahut tren değilim diye bana üzülmeyecekler. Gözü bir kez ışımamış kadınlar; onlarla benim hangi pişmanlığım nüksedecek? Ve onlar yas ne, ne bilecek? Ütülü etekleri ile aynı hizada duracaklar. Kenarları fransız gipürlü tülbentleriyle muhteşem uyum yakalayacaklar ve  ikide bir bozulan tülbentlerini düzeltecekler ve düzelecek. Her şey düzelecek. Geçenlerde gecenin bir yarısı salonun patlayan lambası, binaya girişteki kapının bozulan otomatiği, macunu düşmüş mutfağın fayansı hatta bunlar ne ki; bozulan moraller bile düzelecek. Gördüğünüz gibi, ölürsem her şey son derece can sıkıcı olacak, şimdi ölemem; bana birazdan bir ilkbahar var.

Yolumun üzerinde ortancalar, papatyalar,laleler… Birkaç çiçek adı daha bilseydim de listeyi uzatabilseydim. Keşkeler ve keşkeler… Kaçımız cennetlik olur bilmem ama, bu çiçekler kesin oradan gelme. Böyle diye diye bir sokak aşağı indim ve nihayet kaybolduğuma ikna oluyorum. Bir taksiyi çeviriyorum. El arabasından bozma taksiye biniyorum. Bu araçla şurdan şuraya gidebileceğime inanasım yok ama gidiyoruz. Ağır ağır sürüyor amca,”şehre bak ve doy “diyor sanki. Demiyor tabii…

Edebiyat yapacağız  diye iyice komediye bağladık. Taksimetre ulan, taksimetre!.. Millet, edebiyat yaparak köşeyi dönerken, ben edebiyat yapmaktan adresi bulamadan köşede ineceğim. İniyorum. Araçta aklımı toplarken beraberinde topladığım  tozu, toprağı korkularımla birlikte silkeliyorum. Adresime odaklanıyorum. Yanımdan adamlar, kadınlar geçiyor. Elimdeki valiz yüzünden bütün bir mahalle beni tanıma çabasında. Kaçış yok, uzaktan bir akraba gibi bakıyorum ben de hepsine. Kimse yabancılık çekmesin. Yürüyorum gibi görünüyor ama koşuyorum. Şampanya rengi gecekondunun üflesek düşecek pencerelerinin  önünde iki güvercine rastlıyorum. Düşmese bari. Şimdi atılan ekmek ufaklarını parçalıyor gagaları. Bekliyorlarmış meğer. “İnsan neyi bekliyor acaba?” diye bir soruyu geçiriyorum içimden. Altından ırmaklar akan yeri değil şimdilik;  kimi bir kadını, kimi yapımı süren evini, kimi kucağına verilişi aylara bölünmüş bir meleği. Herkesin aradığı yarı buçuk bir cennet!..

Benim beklediğim ise farâzi cevaplar sonucu vardığım biraz daha gece, biraz daha kahveden ötesi. Masa başı bir iş bulunca feraha kavuşacağını sanan bir memurun aldanışı kadar sahici bir şeyi bekliyorum  ben de.  Bir memurla ortak yönlerimizi bulmuş olmam, canınızı sıkmasın ama durum aslında öyle değil. Biz hiç benzemiyoruz. O, masasında memnun ve ruhunu teslim edeceği güne kadar memur, ben de kavuşunca memnun ve o zaman teslimi gerçekleşmiş bir ruh… Onun masasında hesaplar ve konsantre, benimse zencefil çayı, çayın şekeri, şekerin kaşığı… Ona Mehdi, Hızır hatta ara ara ilham bile gelirken, bana varsa yoksa cinnet. Ama hala bekliyorum.

Beklerken de boş durmuyorum. “Hangi geminin gelişi beni süresiz bir neşeye gark eder ki?” diye bir soruyu duvarıma tedbir niyetli asıyorum. Gelmezse beklenen diye. Büyük sonum, sonumun sözü, sözüm söz… Evet hangi geminin gelişi… Bazı sorular böyle işte, tazyik içerir. Tahlil sonucu askıya alınmış hasta kadar kuşku duyulur o dakika bütün rüyalardan. Ulusa seslenir gibi kendinize seslendirir sizi. Verdiğiniz aydınlık pozların hepsi saniyeliktir, çünkü pozdur. Çok rahatsız edicidir. ‘Hangi’ ile  kurulmuş bir cümlenin altında bu asrın insanı için kabus ve cehennem yatar çünkü…

Oysa altından ırmaklar akan yerin altı bu soruyla kaynıyordur. “Hangi suyun şakasıyım ben ya Rabbulalemin” diyen şair, kızın  flu fotoğrafının altına ‘dipnot düşeyim’diye yazmamıştır o dizeleri. Varmak istediği yer, muhtemel bizi her defasında teğet geçen soruların göbeği… Bir muhtemel daha var ki; ben hala bekliyorum.

Ve nihayet maviye boyanmış demir kapıda ellerim. Önündeyim işte merdivenin; basamakları sayıyorum. Korkulukları sıkıca tutuyor bileklerim, hareketsiz kalınca ben sensörlü lamba sönüyor. Sahici olsun her şey diye ara ara  hareketsiz kalıyorum. Ben hareketsiz kalınca dağcılar dağdan atlıyor.  Lokantanın birinde adamın biri artık yemeklerden kedilere ayırıyor. Bir kaleci teknik direktörü kaale almıyor ve karşı kaleye gol atıyor. Bir işçi patronunu az önce kovdu. Muhalefet partisi ilk defa yerini yadırgadı.

Ve insanlar şimdi derneklere üye oluyor. Kınından çok önce çıkarılmış kılıçlar yine bir savaşı çıkarmaya yetemedi. Herkes bir karenin etrafında çok kenar yönlerini vuruşturuyor. Tılsımı kaçmış bir zaferin sarhoşu herkes, ayıplayamıyoruz da… Bir kahkahayla  örtülüyor ayıplar, kahkaha  örtülü ödenek!!! Konu kapanıyor böylece. Ben de fırsattan istifade kendime dönüyorum. Hareketsiz kalınca ben, nasıl da her şey altüst oldu. Bir de “öl diyordunuz” ölemem. Bavulumla  duvarlara çarpa çarpa çıkıyorum merdivenleri, kasıtlı gürültü çıkarıyorum. Kasıtlı olarak bir mağlubiyete koşuyorum. İşte aramızda yalnızca o çelik kapı; naftalin kokulu bir sandık kadar yüklü ve bitmez hatıra dolu. Kapının ardı o, onun ardı arkası; gün güneş, güneşin ardı; gün gün zafer.

Zili çalmıyorum. Parmaklarım yerine bir çocuk gibi avucumla kapıyı yumrukluyorum.

Bana birazdan şiir,
birazdan kafiye,
birazdan varınca anlatılamayan,
birazdan ulaşınca kaybolduğum,
son diye yazılıp sonsuzluk diye okunan,
bana birazdan bir ilkbahar var…

Fatma Yelek

 

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz