Karşımda oturuyordu.
Kor gibi yanıyordu gözleri.
Oturma odasındaydık.
Önemli bir şey söyleyeceğini sezinlemiştim.
Bekliyordum.

Yanı başımdan bir yerden, bir saatin düzenli tik tak sesleri duyuluyordu. Odanın içinde, o her zamanki yarı aydınlık düş havası vardı. Duvarlardaki tüm resimler, masklar, haritalar sessiz bekleşiyorlardı. Raflardan bana yüzü dönük tüm kitaplar; Rimbaud, Gogol, Puşkin soluklarını tutmuş, bekliyorlardı.

Yanı başımdaki teybin içinden Brahms, soluksuz bizi dinliyordu. Diğer bantlardakiler taş kesilmiş, kalmışlardı. Liszt ve Mozart öylece susmuşlardı.
Dansöz Watusi, dans etmeyi bırakmış, sahnenin ortasında olduğu gibi kalmıştı.
Eski model lacivert Mersedes park yerinde sessizdi. Besbelli dinliyordu.
Sihirbaz ile Auguste, koltuğun gölgesine sığınmışlardı. Öylece bekliyorlardı.
Rio de Janeiro yanı başımda soluk alıp veriyordu. Çıtı çıkmıyordu.
Ona bakıyordum.
“Özgürlüğümü istiyorum,” dedi.
Rio de Janeiro o an öyle bir çığlık attı ki koltuktan fırladım. “Özgürlüğümü istiyorum,” diye tekrarladı o, doğallıkla.
Başka ne diyebilirdim ki! “Sana özgürlüğünü veriyorum,” dedim.
Koltuğa yığılmıştım.
Sevindi, çocuk gibi gelip boynuma sarıldı.
Odaya dört yarış atı girmişti… Dört bir yanda koşuyorlar, şahlanıyorlar, her şeyi kırıp döküyorlardı.

Duvardaki Çin, Japon, Afrika, Karaib maskeleri parçalanmıştı. Ortadaki masa devrilmiş, tüm kitaplar çevreye saçılmıştı. Cam biblolar kırılmış, özel ağaçlardan yapılmış Tayland heykelleri un ufak olmuş, yerlere dağılmışlardı.
Atları görüyor mu diye dikkatle bakıyordum ona.
Fark etmemişti.

Eski model lacivert Mersedesin dört lastiği birden bomba gibi patladı. Dansöz Watusi’nin elbisesi parçalanmıştı, odanın bir köşesine sığınmış, dehşetle onlara bakıyordu. Duvardaki Karaib haritası yere düşüp bin parça olmuştu. O çok sevdiğim kimsesiz Ankara gecesinin yolları birbirine karışmıştı. Emek yokuşu beşe bölünüp, dağılıp gitmişti. Köşeye park etmiş bir polis otosu, korku dolu bakışlarımın altında patlayıp yanmaya başladı.
Ambulans sirenleri, yangın arabalarının sesleri kulaklarımı çınlatıyordu.
Başımdan aşağıya tozlar, cam parçacıkları, çiçekleri parçalanmış yaprakları, binlerce kitap sayfası yağıp duruyordu.
Atlar geldikleri gibi çıkıp gittiler.

Bu yıkıntının ortasında duruyordum. Eğilip yerden parçalanmış bir gökdelen aldım. Işığa tuttum, New York’un bir parçasıydı bu… Kırılmıştı. Bir köşeye koydum onu.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi çıktık dışarıya. Özgür olduğu için rahatlamıştı.
Mutluydu.
Öptü beni.
Baktım, Atlantic Avenue de darmadağın olmuş… Dalgalar ayaklarıma dolanıyordu.
Üstümde bollanmış pantolonum, sırtımda toz içinde kalmış lacivert Frankfurt tişörtümle gecenin içine daldım.
Uyur gezer gibiydim.
Öylece yürüyordum.
Saçlarımı silkeledikçe, çevreye Latin Amerikalı dansözler, gökdelen kırıntıları, zenci köleleri, palmiye yaprakları dökülüyordu.
Bir kez daha, dünyanın en yalnız insanıydım.
Köşe başından birisi adımı çağırdı. Dönüp baktım.
Sihirbaz köşede duruyordu.
Şaşırmıştım onu görünce.
“Siz ne arıyorsunuz burada?” diye sordum.
“Yalnız bırakmak istemedim sizi,” dedi.
Yorgundum.
Usulca koluna yaslandım onun.
Sihirbaz:
“Onu anlamaya çalışın. Bilerek yapmadı. Bir balığın çırpınışı kadar doğal onun bu yaptığı,” dedi.
“Niçin, ama niçin? Ben onu tutsak mı ettim?” diye sordum.
Sihirbaz:
“Bir an öyle sandı. Gerçek olmadığını anlayacak… Durun, üstünüz tüm kan olmuş…” dedi.
Lacivert tişört yapış yapış olmuştu.
“Ne olmuş?” diye sordum yavaşça… Gücüm usul usul kesiliyordu.
“Önemli bir şey değil,” dedi Sihirbaz. “Frankfurt Radyo Kulesi yüreğinize sağlanmıştı. İşte çıkarttım.”
Ay ışığında çıkarttığı kuleyi gösteriyordu bana. Sonra fırlatıp yolun kenarına attı onu…
Birlikte bir sokağa saptık. Usulca başımı kaldırıp sokağın adına baktım.
“Artık Hiç Üzülmeyin Sokağı” yazıyordu tabelada.
“Yıllardır arıyordum… Demek bu kentteymiş,” diyebildim.
Sihirbaz başını salladı.
Gözlerim yarı kapalıydı. Karanlığın içinden binlerce trafik lambasının, kırmızı, sarı ve yeşil ışıklarını yakıp söndürerek beni selamladıklarını gördüm.
Saçlarım soğuk bir terle ıslanmıştı.
Usulca “Artık Hiç Üzülmeyin Sokağı”nın kaldırımına yığıldım.
Açılan avucumdan kırık bir teleferik, dışarıya yuvarlandı…

Nazlı Eray

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz