Burada gün, 1410’un üzerinden doğar, onun ayak uçlarından batar…

Buraya yerleştiği günden bu yana ne zaman bu numaranın yanından geçsem kekremsi bir tat boğazıma yapışır. Eğer yıllar boş yere düşürmemişse saçlarıma akları, eminim; bu numaranın altında koca bir yaş var. Ve eminim izlediği hayatlar var…

1410’un yamacından uzanıyorum boylu boyunca toprağa. Gözlerimi her bir şeye umarsızca daldırıyorum maviliğe. Ağaçların gökyüzüne uzanmak isteyen dalları. Şekil değiştiren bulutlar. Sesi bir çırpıda ikiye bölen sessizlik… Daha da uzanabilirdim böylece. Yeni bir numara katılmak istemeseydi aramıza. Dualarla ilerliyorum beyaz taşların arasından.

Karabulutlardan düşmüşçesine bir kalabalıktan yükselen ağıtlar, sessizliğin hükmünü kaldırarak yaklaşıyor.  İç çekişler, omuz arayan bükük boyunlar, son bir kez daha görmek isteyen gözler, toprağın soğuk yüzüne ilk kez tanık olan genç yürekler, cansız olanın bedeninden canlanan hatıralar, içlerden dışa vurulan âminler… Bir saat sonra yerini sessizliğin dünyasında terk ederek çekiliyor yavaş ve adamı derinden sarsan adımlarla… Hoş geldin asıl dünyana demek ister gibi toprağını sulayıp ayrılıyorum yeni numaranın yanından…

İsmi silinmiş, unutulmuş belki unutuldukları bile unutulmuş numaraların üzerlerindeki birikmiş yaprakları toplayarak,  bir ayetin gönle yayılan ferahlığıyla geçiyorum aralarından.

Saatim ikindiye yakın bir dilimde. Gün ayın on dördünde.  Fakat hâlâ gelmedi. Gelir. Gelmeli. Üç yıldır böyle oldu… Her ayın on dördüncü gününde hep geldi. Ve her geldiğinde sadece hüznünü değil bir de toprağa her ay bedenleri büyüyen elbiseler bırakarak gitti kadın…
1410’un yukarısındaki bir ağacın gölgesinden nedenini bilmediğim bir bekleyişle bekliyorum kadının gelişini.

Bulutların maviliği grileştirdiği, ince tanelerini toprakla birleştirdiği bir anda kadın aşağıdaki yamaçtan belirdi. Bir eliyle rüzgârda savrulan siyah saçlarını düzeltiyor, diğer eliyle poşetini sıkı sıkı tutuyordu. Yaklaştıkça sessizlik çekildi.  Yaklaştıkça rüzgâr sesine kadının kederini giydirdi. Yaklaştıkça 1410’un toprağı yağmurunu biriktirdi…

Yedi, altı, beş,  … Ve sıfır. Kadın 1410’un ayakucunda. Ah … Ah siz esmer kadın… Zerafetinizi dağıttınız poşetinizden diğer numaralara. Diğer numaraların doğum ve ölüm( ki ben buna daha çok asıl başlangıç demek isterim.)’ un yaş aralıklarına göre özenle seçilmiş oyuncakları bir bir çıkarttı poşetinden. Dualarla –anne- dokunuşuyla bıraktı her birinin toprağına…

Omuzlarından hayatı düşecekmiş gibi yavaş yavaş yaklaştı 1410’un yanına. Yavaş ve özlem dolu tedirginlikle. Karşısındaymışçasına toprağıyla kucaklaştı.  Tırnaklarının arası toprak doluncaya, toprağı kanından ruhuna süzülene kadar… Aylardan ekim günlerden pazartesi.  Üç yıl öncesinin devamı bir ikindiyi yaşarcasına, ellerinden minik elleri kayarcasına bir haykırış çöreklendi kadının tam sol tarafına. Sol taraf neyi temsil eder ki en yoğun duygular hep orada sıkışır. Oradan da bakışlara yansır. Ah… Esmer kadın sol tarafı esmerliğinde erimiş yaslı kadın…  Tutsam ellerinizden kayar mı avuçlarımdan?

Uzun dakikalarca başını yasladı 1410’un toprağına. Sonra çantasından üç yaş masal kitabı çıkartıp okudu okudu. Kitapta bulunan tüm masalları, masalların içindeki tüm kahramanları kendi sesiyle canlandırarak okudu. Bir de boyama kitabı çıkarttı çantasından, içindeki tüm mavileri siyaha boyadı. Akşamın renginden kaçamıyorsam mavi de olmasındı dercesine. Uzun bir koridorda bulunan nefeslerin cevapsız bekleyişleri gibi, beyaz önlüklülerin başını eğişi gibi kadın maviyi siyaha boyadı. Masal ve boyama kitabını usulce bıraktı toprağın üzerine. Gün doğmaya başladığında masal kitabından çıkıversin prenses diye. Prenses çıkıversin de öpsün. Öpsün de uyansın diye… Uyanmadığında da boyadığı tüm siyahlar yutsun günü diye..

Esmer kadın ah… Günler atlayarak geçse on dördüncü günü ve aylarda fırsat vermese Ekim’e. Ekim hiç gelmese… ( Yine de uyanmaz ki toprak olan.)

1410’un kokusuna bulanmış ellerini tekrar daldırdı bir başka çantaya. Büyük bir paket çıkarttı. Ama hemen açamadı. Ağlamasını yuttu. Gözlerini rüzgârda kuruttu öyle açtı paketi. En küçüğünden kestaneli ve araba şeklinde bir pasta.  Öyle ya bugün Ekimin on dördü.  Üç yaşında koca bir mevtaydı artık 1410. Nasıl da büyümüş. Nasıl da karışmış toprağa… Pastayı özenle dilimledi kadın. Etraftaki numaraların üzerlerine bırakmayı da ihmal etmedi. Yoksa darılmaz mıydı yaşıtları olan mevtalar?. Sahi dargınlık ölü-diri fark eder mi?

Artık gitme vakti miydi? Kadın durgunlaştı. Bir bebeğin gecede kayboluşunu andırır bir derinliğe büründü kadın.  Sakinleştiricilerin geçirmeyen ama sersemleştiren etkisiyle baktı. Başını taşımakta zorlandı, kollarına gömdü. Sadece rüzgârın anlayabileceği bir dilde binlerce sevgi fısıldadı 1410’un üzerine… Kim bilir belki de sadece karanlık bir geceden arta kalan duygulardı fısıldanan… Uzun koridorlar, koridorlarda atılan hızlı adımlar, göğüs kafesine sığmayan soluklar, yazılanı değiştirmek için edilen dualar, yağmur olmuş yağıyordu kadının omuzuna. Haykıramayış, susuş, uzaklara dalış olarak tek tek birikerek siyah saçlarından süzülüyordu. Hissedilmesi zor bir ağrıya dönüşen dizlerinden destek alarak kalktı kadın. Başucuna doğru yöneldi. Kirpiklerini birbirine kavuşturarak, 1410un isminin yazılı olduğu taşta gezdirdi ıslak parmaklarını. İsminin her harfinde ayrı ayrı ve uzun uzun değdi parmakları… Parmakları boş bir taşa değmemiş olacak ki yağmurla birleşen toprak kokusu sardı etrafı. İnce bir hilalin gülümsemesini andıran mahzunlukta derin bir soluyuşla soludu. Parmak uçlarını beyaz taşta ve toprakta gezdirerek ilerledi. El sallayanı olmasa da ilerledikçe arkasına dönüp bakıyor taşın üzerindeki yazıları küçülene kadar okumaya çalışıyordu. İlerledi. Arkasını döndü isim okunmayacak kadar küçülmüş. İlerledi. Arkasını döndü. İsim yukarıda kalmış. İlerledi. Arkasını döndü. Taşın sadece doğum ve ölüm tarihi okunuyor;

14.10.2010
14.10.2010

Burada gün, 1410’un üzerinden doğar
Onun ayak uçlarından batar…

Ayşe Bağcivan

(Hece Öykü Dergisinin 59. sayısında yayımlanmıştır.)

Kimler Neler Demiş?

avatar
wpDiscuz